Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2012 Salı

Kürtaj Yasası, demokraside sınıfta kalmaktır!

"Kürtaj bizim milli değerlerimize aykırıdır." 

"Kadının bedeni üzerinde söz söyleme hakkı vardır, müdahale etmemeliyiz, o zaman köprüden atlayana da mı müdahale etmeyelim?" 

"Her Uludere bir kürtajdır." 

Bir arkadaşım bir pankart paylaştı dün. Üzerinde ingilizce olarak "Hala bu şeyi protesto etmek zorunda olduğuma inanamıyorum" yazıyordu. Biz de soralım; iki üç gündür Türkiye'nin gündeminde neden "Kürtaj Yasası" var, biz neden bir anda kürtaj yasasını tartışmaya başladık ve yakında Bakanlar Kurulu bu konuda görüşecek? 

Kim kimin kulağına su kaçırdı bilinmez, ama bedenlerimiz gittikçe elden gidiyor, hayatlarımız, kararlarımız, özgürlüklerimiz..Doğmamış çocuklarımız dile düşmüş.. Hem Amerika'da hem de Avrupa'da yıllardır tartışılan bir konudur, Türkiye'ye geç gelen bir ses oldu bana sorarsanız. 

Elbette konuşulabilir, tartışılabilir, ama doktorlar ve bedenin bütünlüğünü savunan insan hakları savunucuları tarafından şüphesiz. Benim asıl derdim, böyle bir müdahale, yasaklama ya da yasalaştırmanın demokrasi kılıfına ne kadar sığdığı ya da sığmadığı. Sadece son bir kaç ayda bu konular üzerine okuduğum makalelere dayanarak sizlere söylebilirim ki, insan hakları çerçevesinde sivil topluma karşı gösterilen tutumdan sonra, en ciddi manevra ile karşı karşıyayız. Biz buna polis devlet diyoruz, ve maalesef yatak odasına kadar girme talebiyle bize yaklaşıyorlar. Bizlerse ne diyeceğimizi bilmiyoruz? Önce 3 çocuktu, sonra normal doğum teşviği, şimdi ise kürtaj yasası; söylem ise biz insanımız için en iyisini istiyoruz. 

Demokrasi adımlarıyla emekleyen bir ülke için kaçması gerekilen bir konunun içine düşüvermiş olduk. Bize dersimizde demokrasi ile ilgili söylenen bir örnek vardır. Düşünün ki, komşunuz ve eşi her gün kavga ediyorlar, belki vuruyor, ama  o kadın şikayet etmediği sürece müdahale edebilir miyiz, hayır edemeyiz. Demokrasi teorileri iki uç arasında gidip gelir, biri anarşiyle sonuçlanan özgürlükler ve diğeri ise yatak odasına kadar giren polis devlet. Bunun arasını bulmak mümkün değil mi? Elbette mümkün, ama Türkiye gittikçe maalesef yatak odasına doğru ilerliyor. Başbakan'ın verdiği köprü örneğinin de bizim için siyasi bilimde bir karşılığı vardır, ki bu gerçek bir vakadan alınmıştır: Topluca intihar etmek isteyen bir kabile, o gün ölürlerse cennete gideceklerine inanıyorlarmış, peki şimdi bunu bilerek ne yapmalı? Seyretmeli mi? İkna ederek engel olmaya mı çalışmalı? Benim anladığım Başbakanımız bu sefer dersine az çalışmış, ve şahsım adına Kürtaj Yasası kendisi ile birlikte öne sürülen sebepleriyle sınıfta kalmış. 

Teoriler ve tanımlar bir kenara, tıbbi olarak belirlenmiş kriterler doğrultusunda yıllar önce cenin ve birey ayrımı yapılmış, anne için sağlıklı olacak döneme kadar gebeliğin sonlandırılabileceği konusunda bir anlaşmaya varılmıştır. Gebeliği sadece istenen bir durum olarak görmek, bir kadın ve bir erkeğin ömür boyu taşıyacağı bir sorumluluğu ne zaman taşıyacağının kararının elinden alınması, daha da kötü sonuç ise illegal ve sağlıksız çözümlere yönlendirilmesi korkunç bir bakış açısı hatasının sonucu olabilir ancak. Eğer halktan olduğu iddia ediliyorsa, istenmeyen gebeliğin istenmeyen bir boğaz olduğu, tecavüzün en yaygın sonucunun gebelik olması, Türkiye'de doğum kontrol yöntemlerinin ve aile planlamasının özellikle Doğu'da hala ciddi bir sorun olarak görüldüğünü nasıl gözden kaçırırsınız? 

Her kadın anne olmak ister, her erkeğin baba olmayı istediği gibi, ama lütfen bunun ne zaman olacağına biz karar verebilir miyiz? Ve tıbbi olarak kürtaj cinayet değildir, hipokrat yeminini hiç bir doktor katil olmak için etmez, çiğnemeyin onları. Ama eğer bizi duyuyorsunuz Uludere'de olanlar cinayettir, katili de bellidir. 

Son olarak, biz sizlerin yaptığı kürtajlardan geriye kalanlarız, milliyetçiliğe, kemalistliğe, türke, kürde, aleviye, ermeniye, dile, dine.. Her gün içi biraz daha boşaltılan..Bizi her gün öldürüyorsunuz, farkında mısınız? 


17 Mayıs 2012 Perşembe

Araftan Boğaziçi'ne veda.. Gitmesem..Gitmesek..

Küçük bir kız yaşarmış Boğaziçi'nde..
Daha ilk geldiği gün gibi..
Heyecanlı ve hafif ürkek..
Ama bu sefer diplomalı..
Diplomalı bir umutlu..


Ne zamandır arafta yaşıyormuş gibi hissediyorum. Bir düzine veda kapıda bekliyor; ama iş, güç, staj, yeni hayat derken kendime geldim. İnsan kendi değerini galiba en çok bir balık gibi koca okyanusun ortasında debelenirken anlıyor, can havliyle kendimi sevmeliyim diyorsun. Sen nasıl hissedersen karşındaki öyle hisseder, seni öyle görür değil mi? 

Kocaman bir 5 sene. Hiç bitmez sanırken, haftaya hayatımda belki son kez öğrenci olarak o sıralara oturacağım. Dün defterlerime baktım, bir daha kullanıcak mıyım defter? Yoksa ajanda mı artık mesele? 

Beş senede ne kadar güldüm, ne kadar ağladım, ne kadar eğlendim, ne kadar delirdim, ne kadar isyan ettim, ne kadar şanslı oldum? Esasen çeteresini tutmadım, gözlerime bakın, yaralarım gözyaşlarımla sizleri selamlıyor. Canımdan can kopardılar, büyümek zormuş, o yüzdendir "sen eskiden" cümleleri hala kulaklarımda, siz bunu demekten alamıyorsunuz kendinizi. Evet, ben eskiden, ben, çok eski, çok eski bir zamanda, insan dediğin yerinde saymıyor, birileri senden çalıyor, ekliyor, buyrun bu yeni model.. Ben..

İçimde bir şey düğüm düğüm, şair gitmek mi daha zor kalmak mı demiş ama, gitmek zorundayken gidememek daha da zor. Kol keser gibi anıları bunu saklamayacağım deyip bir köşede unutulmaya bırakmak. Hayal kırıklıkların hiç olmamış, kimse gözünün içine bakıp yalan söylememiş gibi bir yıllıkta ya da yeni nesil linkedinde adını gördüğünde ondan iyi biriymiş gibi bahsetmek, hiç tanımadıkların tanıdıkların, tanıdıklarından tanımadıklarından gibi bahsetmek. Zor..

Bazen mesele ayakta durabilmektir, zararı hesaplamayacaksınız.

Çok çalıştım, başarısız olmayı dibine kadar hissettim, yeri geldi aptal diye bağırdım kendime, sen bu okulu nasıl kazandın, nasıl anlamazsın bunu diye vurdum kendime. Utandım, çekindim, öğrendim, başardım, mutlu oldum, kendi kendimi övdüm, Boğaziçi'nde başarının başkası için değil sadece kendin için olduğunu öğrendim. Hırslarımı arkadaşlıklarımın arkasına saklamayı, önce kendim sonra yanımdaki için sevinmeyi öğrendim. 

Biz aynı yarışta olmaktan, sağımızda koşandan arkamızda ya da önümüzde koşan kadar gurur duyan atlarız.. Malesef ve iyi ki öyleyiz. Biz Boğaziçiliyiz, iyi olmayı bazen yanındakinin iyi olmasından daha az önemseriz. 

Güvenmeyi öğrendim mi? Hayır, insanları olduğu gibi kabul etmeyi, öylece saygı duymayı ya da duymamayı alışkanlık edindim. Benden istiyorsun ama hakettin mi diye sormayı kendime bağıra çağıra söyledim, sonunda baktım, hiçbir şey vermez olmuşum kimseye. 

Ama en çok sevdiklerimi burada kazanmışım, mutluluktan hep burada ağlamışım, hayatta unutmam dediklerim, hala kahkahalarla hatırladığım anları burada yaşamışım. Kimsenin suratına bağırarak demedim "Ben Boğaziçiliyim" diye. Ama bugün giderken artık, bunun ne demek olduğunu daha bir farkındayım. Biz bu okulun bir öğrenci olmak için nasıl çok çalıştıysak, mezun olmak için de bir o kadar emek verdik. Bu yüzden ki, o kepi atarken hepimizde sulu gülücükler olacak. Bir de ben nedense mutlu olunca ağlayan bir moron olduğum için, bakalım o gün ne olacak? 

Her sayfanın sonunda bir hesap yapacak olsaydım, yeni bir ben lazım artık, bu beş yılın tatlısı pek bir tatlı, acısı hala yüreğimde. Şimdi gülümseyen anılarım benimle geliyor, ağlayanlar ise onlar hiç olmadılar gibi yapmalı artık! 

Ben o diplomayı alırken hayatın en sancılı sınavından mezun oldum. Huzuruma, huzursuzluğuma savaş açtım, kendinden başka hiçbir şeyi gözü görmeyen küçük insanların dünyasında kendi minicik dünyamı korudum.  

Ben başardım.. 

Bunu demek şu an bana yetiyor, ya sonrası? Şu an ya sonrası demediğim bir yerde, dimdik, eskisinden daha güçlü duruyorum, biliyorum her şey daha güzel olacak, çünkü ben büyüdüm, küçülerek büyüdüm, insanlar küçüldü, değersizleşti, söndü, siz yaptınız, bencillikleriniz, dar görüşlülüklerinizle, siz kaybettiniz, kayboldunuz..



13 Mayıs 2012 Pazar

Kadınların Yetiştirdiği Bir Kadın Ben ve Annem

Ben Merve. 
Annem için "Yavru", babaannem için "Maviş", halam için "Mermi", teyzelerim için "Merviş"im. 
Ne amazon, ne geyşa, ne feminist, ne kuma, ne berdel yok ismimin başında.
Kadınların yetiştirdiği bir kadınım.. 

Geleceğin yazgısının şimdide saklı olduğunu farkında olan, gelişmekten, değişmekten, "önce ailem, çocuklarım" demekten korkmayan, neşesini kederini bugüne taşırken anın kıymetini gülümsemeleriyle taçlandıran kadınların yetiştirdiği bir kadınım..

Annesi Selanik göçmeni, tatar kayınvalidenin gelini bir annaanne; Muş'ta kayınvalidesi ve kayınbiraderleriyle bir çatıyı paylaşan eşi tır şoförü bir babaannenin yetiştirdiği bir kadınım..


Anne, sen, 

Daha "anne" derken beni ağlatabilen kadınsın. Bir ömür boyu dönüşmeye çalışacağım, bir o kadar hızla da kaçmaya çalışacağım kadınsın. Güçlülüğün, bilgeliğin, kontrolün emsali; zor kızının zor kadınısın. Gözyaşlarını bir tek çaresizliğe akıtan kadınsın. Belki de bir ömür beni hiç anlamayacak, düpedüz zıt yansımam olan kadınsın. Ama beni en çok anlayan kadınsın. Zor hayatı hepimize kolaylaştıran kadınsın. 

Anne, sen, 

Hem bizim, hem hayatın tüm hırpalamalarına rağmen, ne güzelliğinden ne zerafetinden ne de duruşundan hiçbir şey yitirmedin, vazgeçmedin, eksilmedin, silinmedin. Bu yüzden de idolüm annen gibi olmak diyen sesler ile bizi hep gururlandırdın. 

Anne, sen, 

Sen bizim tek kişilik orkestramızsın, içinde olması gerektiği gibi hem acı hem tatlı sesleri barındıran..

Anne, 

En çok ben kızdım sana, en çok ben üzdüm; ama hiç söylemesemde, gösteremesemde, yapı bu, annesinin kızıyım, en çok ben sevdim seni, en çok ben eleştirsemde en çok  ben takdir ettim, saygı duydum sana. 

Anne, biz "sen olmasan ne yapardık" sorusunu sormaya dahi cesareti olmayan iki dalız, tek elle tutarsan düşeceğimiz, iki elin özlemini soluyan, sarsılmamıza bile izin vermediklerin..


Ben kadınların yetiştirdiği bir kadınım. Önce anne olmak öğretildi, sonra eş, arkadaş, kardeş, dost. 

Ve istiyorumki, Cihan'ın annesi bugün oğluyla, o annesiyle yüzlerce kez gurur duysun. 
Cumartesi'nin gözü yaşlı anneleri bugün canları daha az acıyarak "oğlum" desinler. 
Çocuklarının önünde şiddet gören anneler en azından bugün nefes alsınlar, lütfen..

Anneliklerini çıplak gözlerle görüp, yaşama fırsatı bulduğum, anne deyince aklımda sıralanan isimlerin anneler gününü kutlamak ve iyiki varsınız demek için iyi bir zaman: Evşen Çilingir, Ayten Okut, Sevim Öztorun, Neriman Aksoy, Helen Özbay, Gaye Bulut, Gönül Sürmen ve halacıklarım Züleyha Özduru, Tülin Sönmez, yengem Leyla Erdemli, teyzem Şeyda Delier.

Ve eğer yukarıdakinin aklı bu kadar karışmasaydı, teyzecim senden bir kopya olmazdı yeryüzünde. Anne olmadan da anne olunur, Sema Ak.

Ee artık telefon etmesem olur mu? 



4 Mayıs 2012 Cuma

5 Haneli Blogger Olmak/OTOSANSÜR

Dün öğleden sonra Kerem'le konuşuyoruz. 

-Blogtan mı okudun?
-Okumadığımı mı zannediyordun? Okuyorum.
-Okumamanı tercih ederim. 

Buradan sonrasını pek hatırlamıyorum. Yaratıcılığım, çılgınlığım, ar damarım, hayal gücüm, o kelimeleri hep benden iyi kullanır, şüphesiz kendime güvenim ve ben olabilmeye duyduğum saygı ve daha nicesinde bu adamın katkısı büyüktür. Ah bir de (gerçekten bu ayrı mı bitişik mi bilmiyorum kerem, -de'siz okuyorum ama bilmiyorum işte! ) şu -de'ler..

Konu şuydu: Blogger olmak baştan aşağı sansürlü yaşamaktır. Konuşur gibi yazmak, ne hissediyorsam yazdım diye bir şey yok, hep daha fazlası, daha aslı vardır bir yerlerde, ama yazamazsın. 

Daha çok aşıksındır, acı çekiyorsundur yazamazsın, o okur.. 
Kemalistinden, muhafazakarından, milliyetçisinden, cumhuriyetçisinden nefret ediyorsundur, yazamazsın humanistsindir önce, yazamazsın..
Canın o gün aldığın kırmızı elbiseden bahsetmek ister, yazamazsın, ne o moda bloğuna mı döndün sende der biri..
Hükümete, yaşadığın topluma, %50'lik aynanın diğer tarafına kızmak istersin, yazamazsın, sende %50'sin bir yerde.. 
Gezdim, tozdum, içtim, ve.. demek istersin, durur bir an önce size ne dersin, sonra Trt1'deki teyzeye bağlanmış bulursun kendini..
Hayat ne boktan şeysin diye bağırmak istersin, önce annen duyar, herkese açık bir alandayız sonuçta, yazamazsın..
Ya da benim gibi blog üzerinden insanlara mesaj göndermek yerine mail, mesaj gibi modern çağın daha eski gereçlerini kullanmayı ilke edinmişsindir, yazamazsın..

Bu gece ya da yarın sabah öyle ya da böyle 10000 kere 100'lerce farklı kişi buradan geçmiş, ve klavyeye kustuklarımdan nemalanmış olacak. Ben aslında çok uzun ve karmaşık cümleler kuran, konuştuğundan hızlı hissettiği için pek de konuşmayı beceremeyen, sadece hisleri ve istekleriyle yaşamanın yanında insanlara gereksiz derecede saygı duyan bir dünyalıyım. Elimden geldiğince ülke tepetaklak olduğunda, sevdiğim şeyler beni bulduğunda, kameram parladığında size bir şeyler anlatmaya çalıştım. İlişkileri sevdiğinizi, siyasetten pek hoşlanmadığınızı, sergileri merak ettiğinizi ama pek gitmediğinizi, Eskişehir'in tercih edilen bir seyahat ili olduğunu sizden öğrendim. 

-Işığın o yansıdığı şekliyle şu an çok güzel gözüküyorsun! ( Bana sorarsanız en çirkin gözükdüğüm yer düşünerek yazılmış şu yazılar. Ben düşünürüm, çok düşünürüm, ama düşündüğümü yazarım, kutulara, duvarlara saklamam, ağzıma geleni söylerim, huzuru bir tek olduğum gibi olabildiğimde, hissettiğimi karşımdakine yansıttığımda bulurum, ben işte o zaman ben olurum. Ama burada değil. ) 

5 haneli bir yolculukta beni ve karışık aklımı paylaşan herkese sonsuz saygılarımla.. 

İyi haftasonları..

1 Mayıs 2012 Salı

İçimde erken bir yaz havası var!

Yaz derken hani bu okulların tatil olduğu, sabah uyanmanın dahi bir nedene ihtiyaç duymadığı hafif sarhoş zamanlardan bahsediyorum. Pardon, çok değil bir ay sonra benim için yaz diye bir şey olmayacak değil mi? Arı dediğinin mevsimi yok, harıl, harı, har.. 

Üstümde minicik yazlık şort, suratımda aptal bir gülümsemeyle şezlong yerine yatağın üzerine tünemiş, deniz yerine masanın üstündeki okunacaklara bakıyorum. Anlayacağınız, ruhum yanlış fonun önünde poz  veriyor, biri arkaya bir güneş bir deniz bir de kaslı şeyler koyabilir mi? 

Uzun tatilller iyi değildir, nasıl mesafelerin erkeklerin ilişkilerini kötü etkilediği gibi, konsantrasyon kaybı, ilişki sözlüğüne göre arzulama problemine giden yoldur. Tatilin yurtiçi, yurtdışı cıvığını çıkardığım şu son 10 günde, sudan çıkmış balık gibi hissetmem tabiiki tesadüf değil, ama mesele yeğen, kendine nasıl tekrar çeki düzen vereceğin..

Soldan sağa; özet çıkaran çocuk, maç peşinde koşan çocuk, otobüste uyuyan kız, et yiyen adam, fotoğraf çeken kız, Old Town'da koşturan kız, bira içen çocuk..
Neşem gırla, ruh halim çorba gibi, gezi yazılarından ben bile baydım. Senaryo yazmakla uğraşırken düşünerek yazma fikrinden tiksindim, zorlu günlerdi. Karadağ'ı çok merak ederseniz, Kotor Körfezi yazın  ve beş dakika resimlere bakın. Ama ben sizin için bir fotoğraf koyabilirim, o kadar tembel olmanın manası yok, yoksa full tembel modunda çalışmaktayım. 

Yeri gelmişken, zaman yer mekan yemek içki, hepsi küçük bahane, asıl olan bunlar olurken yanında kimlerin olduğu. Komik bir şey olduğunda, ya da güzel bir manzarada bir tek sen ve onlar olabiliyorsa, kafanda hayaletler,seninle seyahate çıkan dertler,tasalar yoksa, senden mesudu yoktur. Bende öyle bir on gün geçirmenin verdiği sonsuz bahtiyarlıkla normal hayata adapte olamamakta pek de haksız sayılmam. 

Külkedisi eve dönmeden, işçinin ve emekçinin bayramı kutlu olsun. Ne mutlu benim gibi onlarla vakit geçirme fırsatı bulup, iki kelimenin belini kırabilenlere, önce neşelerine sonra sıkıntılarına ortak olabilenlere, bugün küçücük bir bayrakla da olsa o meydanda onların seslerine hoparlör olanlara.. Camları kıranlara bir sözüm yok, onlara baştan bayramı anlatmak lazım. 


Kültürlenmek istiyorum diyenler için, olurda giderim, fikrim olsun derseniz, buyrun Hırvatistan için maviye, Bosna Hersek için sarıya tıklayın.

14 Nisan 2012 Cumartesi

Alışmak kötü müdür?

Ne zamandır elim tek kelime yazmaya bile gitmiyordu, biraz önce bir şey gördüm ve artık zamanı geldi bir şeyler karalamanın..

Malum zaman her şeyin ilacıdır derler, ama bu zaman mıdır yoksa alışmak denen melet midir sebebi kim bilir? Psikolojide doktorun ölüm duygusuna alışması diye bir şey öğretirler, duyarsızlaşma, alışmak da öyle bir şey herhalde, acısada incitmez dediğimiz cinsten. 

İmam bir iktidara, patavatsız bakanlara, değişen sistemlere alıştık.
Neredeyse 5 liralık benzine, %20'lik zamlara alıştık. 
Gönülden kopan tutuklamalara, hukuksuzluğa alıştık. 
Bir türlü azalamayan kadına şiddete, cumartesi annelerine alıştık. 
Kürt mü, PKK mı, BDP mi yoksa özgürlük mü derken ortaya çıkan karmaşaya alıştık. 
Arap baharına alıştık. 
Kanseri cümle içinde kullanmaya alıştık.
Futbolda şike kavramına alıştık. 
Daha neye alışmadık ki.. 

Ben sevilmemeye bile alıştım. 

Neymiş, alışmak aslında pek de iyi bir şey değilmiş, direnmek, savaşmak, susmamak, istemek, inkar etmek, haykırmak, hakkını aramak.. 

Lazımmış..

Ha bence alışmak diye bir şey yok, çaresizliği kabul etmek var, yenilmek..

İyi pazarlar.. 

30 Mart 2012 Cuma

Kadrolu.. / Bir şiir daha..

Yorgunum.
Omzumda sabit bir ağrı. 
Bedenimde yaralar.


Daha bir unutkanım. 
Yemek fırında, ya anahtar,
Günlerden, haftalardan bir haber bir çare bahar..


Düşünürken kenetlenen ellerim, bacaklarım,
Öyleki, adım atmak imkansız, 
Ağır, uyuşmuş..


Umutlarım var,
Sessiz, kimsesiz, yalnız, 
Birtek sen,belki..


Yalnızlığım kadrolu.. 
Ben kadrolu..
Sensizliğim kadrolu..


M.E.

29 Mart 2012 Perşembe

Nedir bu doğumgünü ?

Sigarayı bırakmak?
İşi bırakmak?
Hediye almak?
Yeni araba almak?
Kendini ödüllendirmek?
Parti vermek?
Çıldırmak?
Heyecanlanmak?
Karar almak/vermek?
Sarhoş olmak?
Yüzlerce fotoğraf çektimek?
Özene bezene giyinmek?
Yatakta yalnız olmamak?
Şımarıklık yapmak?
Yedi düvele ilan etmek?
Tatile çıkmak?
Pasta üflemek?
Dilek tutmak?
Mutsuz olmak?
Mutluluktan delirmek?
Hayaller, hayaller, hayaller..
..
..
..


Uzar da gider. 


Kendiminkiler konusunda kanaatkar olsamda sevdiğim insanları meraktan delirtmeyi, sonra mutluluktan çıldırtmayı severim. Yılın en sevdiğim zamanındayız.. 


Kitabı, defteri çıkartın, check list zamanı. Neler yaptım, neler yapmak istiyordum, neler yapacağım? 


Hafta ortasındayız artık ama, şimdiden cuma sizi bekliyormuş, belki haftasonu havalarda daha da güzelleşir :) 

11 Mart 2012 Pazar

Sorulması Anlamsız Sorular! Güneşi de Kurt Kapmış!

Bu ara en çok duyduğum sorular ve çirkinlikleri. Peki, siz yeterince sordunuz, şimdi ben size sorayım! 

"Ee, mezun olduğunda ne yapacaksın?"
  • Maaşımda gözünüz mü var, işe girsem ne olur, girmesem ne olur?
  • Üstteki soruya göre oğluna mı alacaksın?
  • Benden o kadar hoşlanmıyorsun ki, iş arkadaşı olmamak için önlem mi alacaksın? 
"Hayatında biri var mı?"
  • Diyelim ki var, senin hayatında bir şey değişiyor mu? 
  • Benim yalnız olmam seni neden bu kadar rahatsız ve meraklı yapıyor? 
  • Diyelim birini seviyorum, benimle beraber sevecek misin, daha da kötüsü sevilecek misin? 
"Kalbinde kimse var mı?" (Bir önceki soruyu geçiştirmeyi başarmışım neyse) 
  • Ben sana çişin var mı diye soruyor muyum, kalbimden sana ne? (Eğer doğruyu söylemişsem bana yazdığını düşünüyorumdur, duyunca beni uzaya ışınla) 
"Okul bitiyor mu, ortalama nasıl?" 
  • Diyelim bitiyor, gelip benimle diplomayı alır mısın? 
  • Allah F gelmiş, şimdi sende mi mezun olamıyorsun? 
"Evde işler nasıl, herkesin sağlığı yerinde mi?" 
  • Sende benimle beraber kötü bir şeyi en azından bir gün duymamak için telefonunu çekmecelere saklayacak mısın? 
  • Evde yemek yok, bulaşık deterjanı bitmiş alır mısın? 
Mesele şu ki, ben saçma sapan sorulardan nefret ederim, her seferinde size küfretmekle kalmayıp, içimden çılgınca gülüyorum. Çünkü kocaman adamlar ve kadınlar olarak paylaşacak bir şeyimiz olmadığını, hatta birbirimizin hakkında pek de bir şey bilmediğimizi, klasik sorularla anı geçiştirmeye çalıştığımızı, daha da kötüsü çirkin ve üstümüze vazife olmayan meraklar taşıdığımızı düşünüyorum. Daha da büyük bir özgüvenle, benim hissettiklerimi anlayabileceğini varsayıyorsun ki, yahu ben sen aşık olunca midemde kelebekleri hissedebiliyor muyum? Zahmet olmazsa herkes kendi hayatıyla ilgilense mesela, onu dert etse, başkası için mutlu olma yalanını yaşamaktan şu kutsal pazar gününde vazgeçse. 

Güneşi de kötü kalpli kurt kapmış. Bu hafta da yağmurlu geçecekmiş, melankoliyle kavrulmuş saf neşe bizi bekliyor. 

Çarşamba günü Dot Tiyatrosu'nda Supernova'yı izleyeceğim, o zamana kadar kara bulutların tadını çıkarın. 

İyi pazarlar..

3 Mart 2012 Cumartesi

People Create Reasons.

Best snow ever. Human can used to or learn to love anything. I never love snow so much, until this year. Now, I'm smiling when I see from window, cause I know that I can fall down, but it is not gonna hurt me. I'll will continue to walk on my way and it will continue to bring its colours, happiness to my life. We can love anything or anybody which we don't love before, what we need is just a good reason. People create reasons. 

2 Mart 2012 Cuma

Şişenin Dibi, Bahtımın Karası Olsun Bari

Ben dedim önce ufaklık, sonra baktım koca adam. Yine benden habersiz. Ben sadece yürüyorum, ve bir yerde onu görüyorum. O beni görmeden gülümsüyor. İnsanlar bir tek fotoğrafları çekilirken gülümsemezler, gülme taklidi yaparlar. O bilmiyor beni. Hava çok soğuk aslında. Babadan kalmadır olta, hatta belki o evdedir, geleneği o devam ettiriyordur. Hepimizden mutludur kesin, balık tutmak Kant'ı anlamak gibidir zaten, ya tutarsın, ya tutamazsın hayat boyu. İşte o zaman denizdeki balıklardan biri olursun. Son birkaç saattir bir hıçkırık var boğazımda, çoğu haftanın yorgunluğundan, uzun yapılacaklar listesinden, sosyalleşmenin omzumda bıraktığı ağırlıktan. Çok özledim ben, şişenin dibinden yukarıya bakıyorum, her yer bulanık, gürültülü, ama çok yabancı, neredeyim ben? Kim o fotoğraftaki? Bu çocuk kim? Hoca hangi düdükle beni kenara çekeceksin? Yoruldum, sakatım, bir işine yaramıyorum, kes ipimi, oynatma artık kukla gibi. Bir şeyler yazmam lazım, bir senaryo ama düşünemiyorum bile. Kendinizi anlatın! Peki anlatayım o zaman. Ben çok kırgınım, çok yaralı, çok kan kaybetmiş, bir daha iyileşmeyeceğini hatta öleceğini bilen bir hastayım, ne yapmam lazım? Ya da ben hayatı bir tarafına bile takmayan, süreli süresiz zevkler üzerine ihtisas yapmış, oyuna 3-0 önde başlayan, seçilmişler meclisinin bir üyesiyim. O da olmadıysa düpedüz insanım be kardeşim, senin gibi? Hoş sen nesin bilmiyorum ya? Görsem sever miyim seni? Dur, bir dakika saçmalama limitinin kırmızı ışığı gözümü alıyor, susmam lazım, hatta gitmem, seninle konuşamam. Gülümsemem lazım.. Hatta hayatı halaya almam lazım.. Şişenin dibi, kara bahtımın cilvesi olsun bari..

24 Şubat 2012 Cuma

Biz çok iyi okuruz :)


Fotokobici: Buyrun efendim, tamamı bu.
Merve: Ben bununla ne yapacağım? 
Fotokobici ve Fatih'in akıllarından geçen: Biz bunu burada söyleyemeyiz. 
Annem: Kızım sen bu dersi neden aldın?

Bu benim bu dönem için aldığım 7 dersten birinin okuma paketi ve tam 1000 sayfa. Bu 1000 sayfanın içinde bazen farklı kitaplardan çekilmiş iki sayfalık kısımlar aynı sayfada yer alabiliyor, yani toplamda o üç sıfırlı en küçük sayıdan daha da fazla. Merak edenler için, dersin finali tamamını kapsıyor, tam 46 makale. 

Biz çok iyi okuruz nereden geliyor peki? Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümünde okuyan çoğu arkadaşımız arasında sık kullandığımız bir cümledir aslında. Mezun olduğumuzda ne yapacağımız sorulduğunda, ya da hangi konularda bilgi sahibi olduğumuz, başlarız anlatmaya. Şimdi medya istesek iletişim kökenimiz yok, özel şirketler desek, işletmeci kadar pazar bilgimiz, iktisatçı kadar rakamlarla aramız yok, malum en son birinci sınıfta sayı gördük biz. Nereye koysanız tam oturtamazsınız bizi, office'den de anlayamayız pek, ama bakın biz inanın çok güzel okuruz, ne verirseniz verin biz okuruz, en iyi yaptığımız iş okumaktır. 

Üstteki diyalog gerçekten yaşanmıştır.. Herkese iyi hafta sonları, atın kendinizi sokaklara.. 

20 Şubat 2012 Pazartesi

Zaman sabırlı bir yetişkin..Ben telaşlı çocuk..

Aslında gözlerimden uyku akıyor. Beynimi patlatacak kadar sesli şarkılar bile gözlerimi açık tutamıyor. Saatlerdir içim uyuyor. Genelde kendimi belli seviyeye uyuşturarak, ya da stabil tutarak bir günü bitirebilirim. Ama bugün o kadar çok şey hissettim ki, yorgunum.

Hani çocukluğun bittiği anlar vardır, tüm şımarıklıkların, ben istememlerin, bencilce isteklerin, sorumsuzlukların, daha bugün kapıdan çıkarken gözlerim doluydu. Hatta birine dedim, omuzlarımda biri oturuyor gibi hissediyorum. Sanki yıllardır, başucumda biri masal okuyordu ve ben uyuyordum, ama şimdi masal bitti, ve ben kocaman bir kız olarak uyandım. Sadece ne yapacağımı bilmiyorum, nasıl konuşmalıyım, oturup, kalkmalıyım? Sabahtan beri boğazım düğümleniyor, o yokuşu inerken, taksiden bir sürü arkadaşımı gördüm, akvaryumun içinde bir balık olup, onu izleyenleri onun gördüğü gibi baktım onlara. Biliyorum anlaması zor. Buna büyümek diyorlar, dümeni eline almak, kendin için kendin düşünmek, riskleri üstlenmek, cezayı da ödülü de kendin hak etmek. Kilitlendim. Yıllar sonra perdeyi açmak ve dışarıda sen görmeden dikilmiş binalar, artık yeşil olan bulutlar görmek gibi. Eskiye mi şu ana mı daha yabancıyım bilmiyorum. Bu aralar öyle bir travmam var, geçmişe çok hızlı yabancılaşıyorum, hiç yaşanmamış, hiç dokunulmamış gibi. Çok hızlı kaçıyorum, yaşıyorum, hızlı düşünüyorum. Eskiden olsa takacağım şeyler bile bende televizyonda reklam etkisi yaratıyor. Ya kanalı değiştir, ya da şuursuzca bak ve unut. Reklam bu değil mi? Bana herhangi biriniz sakın reklam şudur demeyin, muhtemelen sizden daha çok biliyorum hakkında, sadece neyi nasıl algıladığın o kadar anlık ki, bırakın şu an öyle bir tanım yapıyım. 

Kendi dilinde konuşmak diye bir şey vardır. Hiç yaşıyor musunuz? Biz karşımızdaki insanın bizi anlamasını sağlayacak kelimeleri kullanır, ona uygun cümleler kurarız. Son yıllarımı ne kadar derdimi anlatamayarak geçirdiğimi anlatamam. Ben en son onun için uydurduğum dili unuttum. Dil nankördür, bir bakmışsın doğru kelimeleri hatırlayamıyorsun. Hatırlamadığımı fark ettiğimde biz birbirimizi artık pek de istemiyorduk. 

Omzumdaki minik dev sürekli mırıldanıyor, büyü artık küçük kız diyor. Yanımda bir ufaklık var, saçlarımla oynuyor şu an, benden 20 santim uzun, 9 yaş küçük, ama benden çok büyük. Hatta şu an 8 diye düzeltiyor, senin boyun yeter ufaklık. Kendisi uzun zamandır bana göz kulak olmakla sorumlu, birde yetmezmiş gibi 4 ay sonra diplomalı bir deliye bakmak zorunda kalacak. Bu deli ne yazıyor bakışlarını şu an omzumdan hissedebiliyorum ve gülümseme sesi, bir nefes. En son anneme keşke ben büyük çocuk olsaydım o zaman ablama daha iyi bakabilirdim demiş. Bizde düzen böyledir, erkek gibi sorumsuz bir kız, sorumlu ve düşünceli küçük adam. Biraz yanlış olmuşuz taa en baştan. 


Çocuk, kardeşimden başka bir çocuk, bu yazı gittikçe sen askerdeyken yazdığım sayfalara benzedi, nereden başlayıp nerede bittiği belli olmayan beyin akıntıları, ama sen onları hiç okumadığın için bir fikrin yok. 

Ne diyorduk, ben korkuyorum, bugün ilk kez korkmaya başladım, ne olacağını gerçekten biri söylesin istedim, ben belirsizlikten nefret ederim, hep bilmek, kontrol edebilmek isterim. Hayatımın geri kalanında hangi maskeyi takacağımı ve kimden ne kadar saklanacağımı bilmek istedim. Ama her zamanki gibi cevaplar zamanda. Zaman sabırlı bir yetişkin gibi, ben hala telaşlı bir çocuk. Sevmek istiyorum, almak, yapmak, oraya gelmek, oradan gitmek, özgür olmak zamandan insan olmaktan bile bağımsız, ama ilk kez bu kadar kapana kısılmış, gözlemlenir hissediyorum. 

Zaman dursun, şimdi sadece dumanım tütecek, biz bekleyeceğiz, her kim yoldaysa..


9 Şubat 2012 Perşembe

Ladies and gentlemen, It's a good day to ask why I have a relationship with him/her: 14th February

14 Şubat'ı oldum olası sevenlerden değilim. Ama 14 şubatla kavga eden tiplerden de hoşlanmam. Sana mı kalmış sorgulamak ya da boyun mu uzuyor "çok saçma, ben böyle şeyleri hiç sevmem" dediğinde? Yapmayın, kendinizle çelişiyorsunuz, o güne inananlardan daha geniş bir zamanınızı onu/onları eleştirerek geçiriyorsunuz, ama pardon siz her şeyi ibadet eder gibi analiz edenlerdensiniz. Geçen yıl Dilek yazısının sonunda bu beyefendiler neden sevgililer gününü taşlayıp anneler gününde çiçek alıyorlar diye sormuştu, sorgulamıyoruz, asla dürüst olmayacaklardır, öğretilmemiş ve öğrenilemeyen davranışlar listesinde en üstte asırlardır duruyor. 

Bu yıl ona çiçek almak, yemek ısmarlamak, öpücüklere boğmak yerine yarınınız için bir şey yapın ve ilişkinizi konuşun, planlarınızı, birbiriniz hakkında ne düşündüğünüzü. Tecrübeye dayanarak söyleyebilirim ki, bugünü kurtarmak bir ilişkiyi kurtarmaya yetmiyor. Bu günü  "seni sevdiğimi söylemek zorundayım" yerine "üç ay sonra şöyle bir şey planlıyorum, bana katılır mısın" demek için kullanın. Ve lütfen, solan, yenip bitirilen ve bedel ifade eden fişlerden ibaret her şeyden uzak durun. Yan yana durabilmek her zaman bedel biçilemeyecek bir hediyedir. Bunu fark edenler sevgiyi ve bir hayatı paylaşma anını gerçek anlamıyla yaşarlar, geri kalanlar ise iyi bir sevgiliyi tam anlamıyla oynayan oyuncular olarak farklı sahnelerde hep aynı rolü oynarlar. 

25 Ocak 2012 Çarşamba

Bir yolculuk Zamanı daha..

Bir seyahate çıkacaksam uçak ya da otobüs, vardığımda ne hissedeceğimi düşünürüm gitmeden önce. Türkiye'nin her bölgesinde en az birkaç ile gittim, hepsinin tadı yakınlığı farklıydı şüphesiz. Yarın nedense en sevdiğim olan Karadeniz bölgesine bu sefer daha uzun bir süre için yola çıkıyorum. Çıkıyorum dediğime bakmayın yanılmıyorsam bir saat on beş dakika kadar bulutların üstünde olacağım. Şu an üşür müyüm, yağmur var mı, akşam ne giyerim soruları üzerine değil de bu sefer ne hissedeceğimi düşünüyorum..

Son bir buçuk yılda birçok yeri gördüm, bugün  düşündüm de hepsinde uçaktan, otobüsten ya da arabadan indiğimde ne düşündüğümü hatırlıyorum. 

Erzurum; uzun bir yolculuk, kalbimin sesinden başka hiçbir şey duymuyorum, o kadar ki karın ertesi günü gitmeme rağmen kurduğum ilk cümle "Burası hiç soğuk değil"..

Hatay; kendime yakın olmak. Artık İstanbullu olmuş, doğduğu şehri bile yadırgayan, hep dinlediği türkülerin toprağını, yediği yemeklerin kokusunu arayan bir kız indiğinde çok derin bir nefes aldı..

İzmir; körükte aklımdan geçen "Burada başıma bir şey gelse, ailem cenazemi bile göremez", okey mutlaka psikolojimin etkisi vardır, halbuki ben sevdiğim adama gidiyordum, ama hatırlıyorum ilk cümlem ona da "burada kendimi çok huzursuz, güvensiz hissediyorum" demek olmuştu.. 

Ege'yi, Rum'u, Girit kültürünü çok severim, müzikleri, yemekleri bayılırım, anneannemin annesi Selanik göçmenidir, eniştem şimdi Rumca şakıyor, ama İstanbul ne kadar Cosmopolit ise İzmir de bir o kadar karışık. Sizlere tavsiyem, eğer Ege'yi yaşamak istiyorsanız Adaları ya da Ayvalık'ı tercih edin, İzmir'de sizi bir Adanalı, Kayserili, ya da Urfalının karşılama olasılığı yüksek olabilir.. 

Samsun; huzur. Yıldızları görebildiğin şehirlerden biri.. İnsanının bakışı bile başka, fotoğraflarını çekerken gözleriyle gülümseyen çocuklar..

Eskişehir; karışık ama bir tarafı hala nostaljik. Bitmeyen ray sesleri, ama onu da bitirdiler..

Ankara; aydınlık. Ben burayı tanıyorum ama..

Çok uzun zamandır şarkı postlamamıştım. K.G'in bilgisayarın başına oturduğu günlerden birinde indirdiği şarkılar, pardon bir şarkı değil, tüm albüm, The XX, Infinity. İyi bir yol şarkısı.. Ben gidiyorum, aklımda fotoğraf kareleri..

22 Ocak 2012 Pazar

90-91-92-93-.....

Dün azda olsa takip etmeye çalışsamda yapamadım, ne o kadar şarkıları dinleyebildim ne konuşulanları. Düşündüm sonrası için ne hatırlıyorum? Ben umutlarımı, sevinçlerimi, neşemi orada bırakmışım. Bugün pazar, ben öyle olduğuna inanmıyorum ama sanırım öyle. 

97'de bir pazar olsaydı, ben uyurken babam ayakkabılarını temizlemiş, gazeteleri ayıklamış, mevsimi uygunsa tencereye kabakları koymuş, peynir tabağını hazırlıyor olurdu. Sofradan kalktığımızda muhtemelen televizyonda harika pazar vardır. Hatta mevsim yazsa o kahvaltı tenis kulübünde yapılırdı. Star'da geceleri Parliament sineması olurdu. Pazartesi geceleri Şehnaz Tango vardı, uyumuş gibi yapıp duvardan dinlerdim ne olduğunu. Delice Ebru Gündeş hayranı olduğum ve babam izin vermediği için seyretmeme Fırtınalar'ın olduğu gece amcamlara çıkar, aşağı inmezdim. Yüzlerce tekrarıyla Çılgın Bediş seyrederdik, bir noktadan sonra zorunluluktu. Asla vazgeçemediğim Cesur ve Güzel ama merak edenlere hala devam ediyor. Doksanlarda Barbie'ler ve onların kıyafetleri bile daha güzeldi. Hugo Abi'de tuşların hep çalışmadığına inanırdım. Batıda yaşarken ilk Walkman'imi Kilis'ten aldım. İlk teybim babamın yılbaşı hediyesi. Hatırladığım ilk kaset Ricky Martin. Tatlıses şovun Olgun Şimşekli zamanları. Kemal Sunal dizileri, Bay Kamber, Ayşen Grudalı Ana. Ve Tetris.

İki katlı otobüse binmenin hayatımın en büyük isteği olduğu tatiller. Kaçıp kaybolmaya alışmaya başladığım zamanlarda, ilk kaçışımın bir tatil köyünde saklanmak olduğu bir yaz. Serdar Ortaç'ın "Ben Adam Olmam"ı çalsın diye saatlerce Kral Tv'in önünde beklemek. Bir Demet Tiyatro ve Feriştah. Aslan Kral. Michael Jordan. Pretty Woman. Turuncu ilk bikinim, ve babamın bacaklarım hakkında yaptığı yorum. Bitmek bilmeyen Danköz olma hayallerim. Kardeşim. Apo'nun yakalanma çabaları. Ecevit ve Rahşan. Sıdıka. Sıcak Saatler. Sarı bisikletim. Spice Girls ayakkabıları. Anneannemin fırında kestane yapması. Trt sanat müziği koroları. Pazar akşamları Bizimkiler, mevsim yazsa onlar Yazlıkçılar olurdu. İner misin çıkar mısın? Halit Kıvanç'la evet hayır mücadelesi. Bay Turnike. Çarkıfelek en izlenebilir yılları. Cıne5'in her şey olduğu, kırmızı noktalı yayınların olduğu saatler. Galatasaray'ın beş sene üst üste serisine başlaması. Reklamı olan tek bisikletin "bianco" olması. Barış Manço ile yediden yetmiş yediye. Susam Sokağı. Cat giymek. Kargo pantolonlar. Fırından ekmek almak, malum artık marketten alıyoruz. Beverly Hills ve Richie Rich. Jetgiller, Tazmanya Canavarı. Jöleyi öperek pratik yapan kızı izlemek. Jane Eyre okumak. Ve unutmamalı ki o zaman herkes bıyıklıydı. Ve o zamanlar Televizyon Çocuğu vardı, zagalamak diye bir tabir..

Artık ne nereden sonra karıştırıyorum, ama tek bildiğim ben doksanlarda çocuktum, sonra bir daha hiç olmadım, öyle bile hissetmedim. 90'lar babamdı benim. Hatırlayabildiğim ve hatırlanmaya değecek tek 10 yıl...

11 Ocak 2012 Çarşamba

Avrupa Birliği'ni dert etmedik, Eurovision'u ettiğimiz kadar...

Yazı yazmayı bırakın klavyeyi kullanmaktan bile baymış olabilirim. Bir şeyler yazmak istedim, çünkü: 
  • kafamı dağıtmam lazım,
  • biraz daha ders çalışırsam insan olma durumumu kaybedeceğim,
  • haberleri bile dikkatle takip edemiyor iken, bu konu üzerinde bari bir şey söylemiş olayım,
  • bugün pijamadan eşofmana geçişimi kutluyorum. 
Geldi mayıs ayları şarkısı eşliğinde bir Eurovision heyecanı daha sardı dört bir yanımızı. Kim gidecek, hangi dilde söyleyecek, kıyafeti nasıl olacak, dans edecek mi sorularının bir kısmı cevap bulsada, güzide kurumumuz TRT'nin seçiminden memnun olanlar olmayanlarla kavga etmeye başladılar bile. 

Geçen yıl tüm zamanımı DreamTv seyrederken geçirdiğim zamanlarda buldum Can Bonomo'yu. Bu çocuk çok eğlenceli, ne kadar güzel sesi var, arkadaki müzik çok iyi derken; laptop mutfak masasına getirilip anneye dinletildi. Sonra bir arkadaşım ya bu bizim şunun liseden arkadaşı dedi. Öğrendik, Can İzmirliymiş. Sonra diğer klipleri de izlenmeye başladı. Bir ara televizyonda gördüm ama dizi uzun ömürlü olmadı. Babylon konserleri, festivaller derken, Can Bonomo hep bir yerdeydi. Tanımadığın bir sürü grubun isimlerinin yazılı olduğu listelerde Can'ın ismini görüp, a Can Bonomo varmış dedim. 

Can Bonomo şimdi Eurovision yolcusu. Her ne kadar Bülent Özveren kimse ihaleyi üstlenmedi, Can'a kaldı desede, çok da güzel oldu bana sorarsanız. Can müzikle oynayabilecek, o gece yaşayacağımız eziyet içinde bizi eğlendirebilecek bir müzisyen öncelikle. Sonrasında ise inanılmaz enerjik bir adam. Ve açıkcası ben onun en klişe haliyle daha geniş kitleler tarafından tanınacak olmasına çok sevindim. Bir çok artısı yanında kocaman eksileri var tabii. İki gün oldu belli olalı, bugün gazetelerde annesi var. Ne gerek var diye sorası geliyor insanın? 

Bizde namus meselesidir Eurovision. Bakın geçen yıldan beri Yüksek Sadakat'in sesi çıktı mı? Bu yüzden pek kimse kendini ateşe atmak istemez. Ama ben bu sene Can'a çok içten bol şans diliyorum. Dinlemeyenler için "Bana bir saz verin"..

30 Aralık 2011 Cuma

3 "X" olmak, olabilmek, AŞK.. Mutlu Yıllar..

Çok sevdiğim birine hediye... Sakallı bir amca, noel baba desen değil, zaten o düzgün bir adam olmadığı için ben onu almam, dede desen değil, garip bir şey. Önünde olan şeye bayıldım. Elimden geldiğince göstermeye çalışacağım. 
X
X  X
X  X
 X   X   
En üstteki X erkektekini temsil ediyor. XX olanlar hayatına girip çıkan kadınlar. Sonra o layık gördüğüne X'ini verdiğinde en alttaki XXX meydana geliyor. Ben çizemedim ama XXX'den çıkan ok kalbe gidiyor. Malumunuz aşk. 

Bu yılın son yazısını neden sahip olmadığım bir şey hakkında yazdım bilmiyorum. Ama hediyeyi aldığım kişi için onu bulmasını çok istedim. Belki biri bir yerde benim için de bunu diliyor, ama duymuyorum, bugün pek konuşmuyorum da, yarın da biraz sessiz olacağım, kusuruma bakmayın. 

Herkese mutlu olduğu bir yıl diliyorum, eğer kendi içinizde mutlu olursanız geri kalan her şey gelip sizi bulacaktır. Önemli olan yeni yıla nasıl girdiğiniz değil, bir yılı hafızanızda nelerle bitirdiğinizdir. Benim kadar şanssız  ve yanlış seçimlerin, yanlış insanların kurbanı değilseniz, eminim burnunuzu silerek başlayıp, silerek bitirmeyeceksinizdir. Tadını çıkartın, en çok da sevdiklerinizin yanınızda olmasının  ve onların da en az sizi sizin onları sevdiğiniz kadar sevmesinin. 

Mutlu yıllar.. 


hep şeyden oldu, biz olduk

Gözünden uyku akarkan yazı yazmak bir hastalıktır. 

Part-1

Olasılıklar dünyası üzerine düşünmeye başladım. Senin şey olman benim şey etmem, hadi hep beraber kaydırağa binelim. Ya da hepimizin belli bir saçmalama kotası olsun, hayatta bir o kadar hata yapabilelim. Bir de 5 kere iki artı iki dört değildir deme hakkımız olsun. Gözlerimizden ağlamayalım, o da çok bir kızarıyor, iki kere ayak parmaklarımızdan bir kere de popomuzdan ağlayalım. Ben saçmaladıkça sen okuma ama. Şu an ortalama olarak ya bunu tanıyoruz diye okuyorsunuz, diğer bir olasılıkla geçmişte yazdınız or gelecekte yazacaksınız. Ama sadece saçmalamaya geldim. Hatta tüm limitlerimi bu gece bitirmeye. Özgürleşmeye. 

Dün hiç tanımadığım birine neredeyse sana aşık olabilir miyim diye sormak istedim, ama bunu o an o kadar çok istedim ki. Tüm saçmalama limitlerimi o an kullanabilirdim, bir an bile düşünmeden, plan yapmadan. Merak eden burayı okuyorsa, bir ara anlatırım ne olduğunu. 

Kendimi daha az seveceğim bir düzlem var mı acaba? Hey paralel evren sen, daha iyi bir insan olmak istiyorum, severken bile aşağılamamak istiyorum, bu mümkün mü? Dürüst olmak değil, rol yapmak, rol çalmak istiyorum. Sadece güzel değil, istediğinizde hepinizi tokatlayacak kadar çılgın olabilirim demek istiyorum. Söyler misin onlara? Bir yerde bir profosör olsaydım, beni en takmayan öğrenciye ulaşmak için ağzımı yırtardım, muhtemelen seviyesiz tartışmadan meslekten men edilirdim. Pek tartışmayı beceremem zaten. Neyi çok becerebilir ki insan, kendinden başka. Ben bitirdim kalmadı bir şey. 

END 

Yukarıdaki kitabın ilk bölümü ben, içimdeki hırçın, dışımdaki aptal, beynimdeki ur tarafından ortak olarak yazılmış, yarın selam vereceğiniz benle hiçbir ilgisi yoktur. Bir diğer deyişle kurgudur, yan yana yanlışlıkla gelmiş kelimelerdir, en az yanlışlıkla ölmek gibi. Bunu okuyor musun bilmiyorum ama okumuyorsan da belli bir süre sonra söylerim, o gün konuşurken anlamamaktan gülmüştük ama buldum galiba "yanlışlıkla ölmek", hayatımda duyduğum en komik şey. Tekrar Murat Menteş okuma isteği uyandıran bir kaşıntı. Abi ben son çıkışı kaçırdım ve öldüm. 

28 Aralık 2011 Çarşamba

Wishlist, bucketlist, newyearlist, whateverlist!


  1. Mezun olmak.
  2. İş bulmak.
  3. Mac sahibi olmak.
  4. Kayak yapmayı öğrenmek. 
  5. Temmuz başında Çeşme'de olmak.
  6. Yazın İtalya'ya gitmek. 
  7. Ehliyet almak ve beraberinde araba sahibi olmak.
  8. Sarışın olmak, ama aklını kaybetmemek.
  9. Spor salonuna kaydolmak. 
  10. Biscolata erkeklerinden birine en yakın numune ile bir çeşit ilişki.
  11. En az 2 Beşiktaş maçına gitmek.
  12. Playoff maçlarından birine mutlaka gitmek.
  13. Eos satın almak.
  14. Kısa süreli bir fotoğraf kursuna gitmek.
  15. Türkiye haritasını işaretlemeye devam etmek. 
  16. Şarap tadımına katılmak.
  17. Ege adalarında uzun bir tatil yapmak, Bozcaada, Gökçeada. 
  18. İnsanlar kendilerini ifade etsin, sus pus oturmasın. 
  19. Kahkaha atmak, ama her hücremde hissederek.
  20. Burcu Esmersoy'un bacakları :)
  21. Muş'a gidip, babamın doğduğu evi görmek. 
  22. Daha az sinirli bir insan olmak. 
  23. Hoşgörülerimi geri kazanmak.
  24. Dost check list yapmak. 
  25. Bu sene doğumgünlerinde her sevdiğime bir hediye almak. 
  26. Sevdiğim bir dostla sokak ortasında önce içip sonra şarkı söyleyerek dans etmek.
  27. En az beş kere alkolden şuurunu kaybetmek. 
  28. Psikoloğuma gitmemek.
  29. Godfather ve yüzüklerin efendisini seyredecek zamana sahip olmak. 
  30. Amerika'ya gitmek. 
  31. Gardrobumu ayıklamak.
  32. Ağzı burnu düzgün bir ilişki yaşamak. 
  33. Sadece mutlu olmak..