Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2012 Salı

Oğlum İçin Savaş Çıkmasın!

Koray Çalışkan'ın bugün Radikal'de yayınlanan "Suriye konusunda haksız mıyız?" yazısının başlığını dün gördüğümden beri içeriğini merak ediyordum. Malum hepimizde biraz korku var:  Bir noktada sonucun faturasında bir kalem sahibi olursak ne yaparız? Birileri örtpas ettiğini düşünür, birileri boğazındaki düğümlere yeni bir tanesini daha ekler. Burası Türkiye, 8 yıldır adını bulamadığımız, desteklesek mi kösteklesek mi diye karar veremediğimiz, bir süredir iç savaş sınırının üzerinde, korkutmak için ayağını bir o tarafa bir bu tarafa doğru sallayan, yargı kanalları ciddi hasar almış, iktidarın iktidardan fazlası, muhalefetin muhalefetten yoksun olduğu, demokrasileşme oyununu kendi kurallarıyla oynamaya çalışan bir ülke. Peki Suriye ile ne oldu, Türkiye bu kadar Ortadoğu aşkıyla tutuşurken, biz nasıl komşusuz kaldık? Birkaç soru var. 

  • Hedefi Avrupa Birliği olan bir Türkiye'nin, Ortadoğu'ya olan bakışı ne kadar samimi bulunuyor? Avrupa'dan ya da Amerika'dan en ufak bir ıslık geldiğinde Türkiye tezkere tartışmalarını başlatmayacak mı? Türkiye lider olmak isteyebilir, hadi halklar da istiyor varsayalım, yönetimlerin ve rejimlerin ana aktörler olan siyaset adamları ve Ortadoğu'nun dikdatörlerinin hiç mi etkisi yok bu halklar üzerinde? Kaldı ki, günde bir dakika gazete okuyan bir insan için Türkiye şırasız şıra satmaya çalışıyor. Biz mandalaşmayı yasakladık derken, en güzel kılıfı bulmuş, Ortadoğu'ya yedirmeye çalışıyoruz? Ve de Can Dündar'ın dediği gibi hiç tanımadığımız bir Ortadoğu'ya! 
  • Diplomasi dinlerken kullanılmasında en çok rahatsız olduğum kalıptır, "thanks to". Bu kadar ülke, bu kadar uluslararası aktör, bu kadar kural, ve bazıları farklı noktalarda günde 5 kere ihlal edilebiliyor, sadece bakanlık sitesinden duyuruluyor, çok kimsenin ruhu duymuyor. Ve biz dönüp diyoruz ki, "ama ben Ayşe'nin de bebeğini aldım, sadece Serap'ınkini değil ama Serap bana vurdu.". Buradaki soru "sen neden bebekleri aldın?" mı yoksa "Serap neden vurdu?" mu, ya da daha reel bir soru var, "sen Serap'ı tanıyorsun, neden daha dikkatli olmadın?". Sabah Casa uçağının üzerinede ateş açıldığının haberini okuduktan sonra, iki tarafında "biz savaşmak istemiyoruz." söylemlerini samimi bulamadım. Ya da, biz bir film stüdyosundayız ve emir komutadan bir haber, başına buyruk joystick başında oturan bir askerimiz var, vurmuş. 
  • Koray, birkaç gündür konuşulmayan "yahu bu bilmem kaç kilometre nasıl gitti vurulduktan sonra, mümkün müdür?" mevzusunu dile getirmiş, mümkün değil, hadi buradan yakalım. Daha doğrusu, hızla savrulsa dahi yön değiştirebilmiş, değiştirmemişiz, değiştirememişler, artık kim bilebilir? 
  • Esad bundan birkaç ay önce "dostum" dediğimiz adamken şimdi "katilim" dediğimiz adam oldu. Durum böyleyken bir daha dosta dönemezsiniz. Kaldıki, mevzu füzeler, uçaksavarlara kadar geldiğinde, halkların kardeşliği de kurtarıcı olmayacaktır. 21. yüzyıl savaşları halklar arasında değil, açgözlü ya da agresif siyasi ve askeri kuvvetler arasında yaşanmaktadır. Dost halklar olmak, sınırdan insan kabulü ve birkaç demeçten ibaret değildir; ilk kurşun atıldığında herkes kardeşinin, arkadaşının, ya da kendi vatandaşının cephesinde yerini alacaktır. 
  • Birçok ağızdan duyduğumuz kendi gazetecisine, öğrencisine, askerine yaptığı yer yer hukuk dışı uygulamalar artık çıplak gözle görülebiliyorken, Erdoğan'ın kendi halkı bu demokrasi götürme olayını, rejim değişikliği çabasını ne kadar samimi bulabiliyor? Ben bulamıyorum, kelin merhemi olsa durumu varken, ben Pozantı'yı okurken, Chp'li bir kadın "Pardon efendim Chp Kürt, ana dil falan, bu meselelere karışmasın derken, uluslararası itibar hatrına, bu ülke gündemine birde savaş eklemek acımasızca değil mi? 
  • Türkiye bu sorunu hukuk çerçevesi içinde çözecekmiş, uluslararası aktörlere aktarılacakmış sorun, ki aktarıldı. Suriye Nato ilişkileri bir yana, Türkiye Ortadoğu ile ilişkilerin bir daha aynı olmayacağını farkında, bu açıkca demekki, "siz benim canımı yakarsanız, ben sizle sizin dilinizi konuşur gibi yapar, batının silahlarıyla sizi savunmasız bırakır vururum, ve olan halkınıza olur.". Bu Ortadoğu'nun dilemmasıdır.


Belki söylenecek daha çok şey var. Savaşın iki taraf tarafından istenmediğini hissedebiliyoruz, ama bu andan sonra durulan yer çok hassastır, şimdi olmaması asla olmayacağı anlamına gelmeyecektir, Suriye daha da agresifleşebilir. Türkiye'nin oturup, dış politikasını "limonunuz var mı, ben de şeker vereyim size"den bir tık öteye taşıması, şu an içinde bulunduğu durumu değerlendirmesi, sıfır komşu çok sorun meselesinin üzerine gitmesi lazım. Ticaret hamleleri, ambargolar, bu tür durumlarda sık karşılaşılan durumlardır, ama Suriye bankalarının Türk firmalar tarafından boşaltılmak istemesi bana pek mantıklı gelmedi. 

Başlık, halen kayıp olan pilotlardan birinin babasına ait, ve şüphesiz ki, savaş kararını verenleri çocukları cephelerden çok uzaktadır.. 

29 Mayıs 2012 Salı

Kürtaj Yasası, demokraside sınıfta kalmaktır!

"Kürtaj bizim milli değerlerimize aykırıdır." 

"Kadının bedeni üzerinde söz söyleme hakkı vardır, müdahale etmemeliyiz, o zaman köprüden atlayana da mı müdahale etmeyelim?" 

"Her Uludere bir kürtajdır." 

Bir arkadaşım bir pankart paylaştı dün. Üzerinde ingilizce olarak "Hala bu şeyi protesto etmek zorunda olduğuma inanamıyorum" yazıyordu. Biz de soralım; iki üç gündür Türkiye'nin gündeminde neden "Kürtaj Yasası" var, biz neden bir anda kürtaj yasasını tartışmaya başladık ve yakında Bakanlar Kurulu bu konuda görüşecek? 

Kim kimin kulağına su kaçırdı bilinmez, ama bedenlerimiz gittikçe elden gidiyor, hayatlarımız, kararlarımız, özgürlüklerimiz..Doğmamış çocuklarımız dile düşmüş.. Hem Amerika'da hem de Avrupa'da yıllardır tartışılan bir konudur, Türkiye'ye geç gelen bir ses oldu bana sorarsanız. 

Elbette konuşulabilir, tartışılabilir, ama doktorlar ve bedenin bütünlüğünü savunan insan hakları savunucuları tarafından şüphesiz. Benim asıl derdim, böyle bir müdahale, yasaklama ya da yasalaştırmanın demokrasi kılıfına ne kadar sığdığı ya da sığmadığı. Sadece son bir kaç ayda bu konular üzerine okuduğum makalelere dayanarak sizlere söylebilirim ki, insan hakları çerçevesinde sivil topluma karşı gösterilen tutumdan sonra, en ciddi manevra ile karşı karşıyayız. Biz buna polis devlet diyoruz, ve maalesef yatak odasına kadar girme talebiyle bize yaklaşıyorlar. Bizlerse ne diyeceğimizi bilmiyoruz? Önce 3 çocuktu, sonra normal doğum teşviği, şimdi ise kürtaj yasası; söylem ise biz insanımız için en iyisini istiyoruz. 

Demokrasi adımlarıyla emekleyen bir ülke için kaçması gerekilen bir konunun içine düşüvermiş olduk. Bize dersimizde demokrasi ile ilgili söylenen bir örnek vardır. Düşünün ki, komşunuz ve eşi her gün kavga ediyorlar, belki vuruyor, ama  o kadın şikayet etmediği sürece müdahale edebilir miyiz, hayır edemeyiz. Demokrasi teorileri iki uç arasında gidip gelir, biri anarşiyle sonuçlanan özgürlükler ve diğeri ise yatak odasına kadar giren polis devlet. Bunun arasını bulmak mümkün değil mi? Elbette mümkün, ama Türkiye gittikçe maalesef yatak odasına doğru ilerliyor. Başbakan'ın verdiği köprü örneğinin de bizim için siyasi bilimde bir karşılığı vardır, ki bu gerçek bir vakadan alınmıştır: Topluca intihar etmek isteyen bir kabile, o gün ölürlerse cennete gideceklerine inanıyorlarmış, peki şimdi bunu bilerek ne yapmalı? Seyretmeli mi? İkna ederek engel olmaya mı çalışmalı? Benim anladığım Başbakanımız bu sefer dersine az çalışmış, ve şahsım adına Kürtaj Yasası kendisi ile birlikte öne sürülen sebepleriyle sınıfta kalmış. 

Teoriler ve tanımlar bir kenara, tıbbi olarak belirlenmiş kriterler doğrultusunda yıllar önce cenin ve birey ayrımı yapılmış, anne için sağlıklı olacak döneme kadar gebeliğin sonlandırılabileceği konusunda bir anlaşmaya varılmıştır. Gebeliği sadece istenen bir durum olarak görmek, bir kadın ve bir erkeğin ömür boyu taşıyacağı bir sorumluluğu ne zaman taşıyacağının kararının elinden alınması, daha da kötü sonuç ise illegal ve sağlıksız çözümlere yönlendirilmesi korkunç bir bakış açısı hatasının sonucu olabilir ancak. Eğer halktan olduğu iddia ediliyorsa, istenmeyen gebeliğin istenmeyen bir boğaz olduğu, tecavüzün en yaygın sonucunun gebelik olması, Türkiye'de doğum kontrol yöntemlerinin ve aile planlamasının özellikle Doğu'da hala ciddi bir sorun olarak görüldüğünü nasıl gözden kaçırırsınız? 

Her kadın anne olmak ister, her erkeğin baba olmayı istediği gibi, ama lütfen bunun ne zaman olacağına biz karar verebilir miyiz? Ve tıbbi olarak kürtaj cinayet değildir, hipokrat yeminini hiç bir doktor katil olmak için etmez, çiğnemeyin onları. Ama eğer bizi duyuyorsunuz Uludere'de olanlar cinayettir, katili de bellidir. 

Son olarak, biz sizlerin yaptığı kürtajlardan geriye kalanlarız, milliyetçiliğe, kemalistliğe, türke, kürde, aleviye, ermeniye, dile, dine.. Her gün içi biraz daha boşaltılan..Bizi her gün öldürüyorsunuz, farkında mısınız? 


14 Nisan 2012 Cumartesi

Alışmak kötü müdür?

Ne zamandır elim tek kelime yazmaya bile gitmiyordu, biraz önce bir şey gördüm ve artık zamanı geldi bir şeyler karalamanın..

Malum zaman her şeyin ilacıdır derler, ama bu zaman mıdır yoksa alışmak denen melet midir sebebi kim bilir? Psikolojide doktorun ölüm duygusuna alışması diye bir şey öğretirler, duyarsızlaşma, alışmak da öyle bir şey herhalde, acısada incitmez dediğimiz cinsten. 

İmam bir iktidara, patavatsız bakanlara, değişen sistemlere alıştık.
Neredeyse 5 liralık benzine, %20'lik zamlara alıştık. 
Gönülden kopan tutuklamalara, hukuksuzluğa alıştık. 
Bir türlü azalamayan kadına şiddete, cumartesi annelerine alıştık. 
Kürt mü, PKK mı, BDP mi yoksa özgürlük mü derken ortaya çıkan karmaşaya alıştık. 
Arap baharına alıştık. 
Kanseri cümle içinde kullanmaya alıştık.
Futbolda şike kavramına alıştık. 
Daha neye alışmadık ki.. 

Ben sevilmemeye bile alıştım. 

Neymiş, alışmak aslında pek de iyi bir şey değilmiş, direnmek, savaşmak, susmamak, istemek, inkar etmek, haykırmak, hakkını aramak.. 

Lazımmış..

Ha bence alışmak diye bir şey yok, çaresizliği kabul etmek var, yenilmek..

İyi pazarlar.. 

14 Mart 2012 Çarşamba

Defne Babasına Kavuştu ya Biz Şimdi İyiyiz, Hayır Değiliz, Olmamalıyız!

Ben pek olayları sıcağı sıcağına yaşayan ve dillendiren biri değilim, çoğu tartışmanın içine bile kendimi, karşı tarafın zayıf noktalarını ölçmeden dahil olmam. Yanlış bir şey söylemek yerine susmayı tercih edenlerdenim diyebiliriz. Pazartesiden beri yazılan çoğu yazıyı, yapılan röportajları, galiba artık daha önemli olan sosyal medyayı elimden geldiğince takip etmeye çalıştım. 

Ülkemin ne hayrı ne de yarını kaldı, emeği geçen herkesin ellerine sağlık. Türkiye kahramanlar yaratmaya en gönüllü ülkelerden biridir. Sanmayın bunlar bildiğimiz anlamda kahraman, onlar sisteme ışık tuttuğundan çok sistem onlara ışık tutar, alın size yeni nesil kahraman diye karşımıza sürerler. Ya yeterince ışık tutamadıkları, hala karanlıkta kalanlar? 

Doğru anladınız, ben diyorum ki, Nedim ve Ahmet kendi işinde gücünde bırakılsalardı yıllar geçse fark etmeyecektiniz birçok şeyi, ama ışık onlar için yandı, onlar bu davanın perde önü kahramanları oldular ve şimdi biz özgürlük davamızı onlara atıf ettik. 100 küsur kişi içinde iki kahraman. Türkiye'de sosyal örgütlenmelerin hala söylemler üzerinden değil de yaratılmış kahramanlar üzerinden daha kolay ilerlediğini fark ettiniz mi? Ülkem insanının önce ete kemiğe ihtiyacı var. 

Şimdi içimiz buruk geri kalanları bekliyoruz. Bu ülkeden kimsenin kaçmayacağını, hatta söylenecek ne varsa hayrımıza olacağını bildiğimiz halde, onları susturarak hayırlar diliyoruz. Biz diyorum, malum iki kişiden biri bu işte bayağı tetikleyici güç oldu. 

Dersim'i konuşmaya çabalarken, Sivas'ın perdelerini kapatıyoruz. Öldürülen insanların birilerinin kardeşi, eşi, babası, annesi olduğunu yok sayarak, susuyoruz. O çocuklar güya haddini aşan süre boyunca baba, anne, ağabey diyemediler, ama geçti değil mi, bitti?  

Siz dünyanın şanslı insanları bazı kelimeleri hiç kullanmadan yaşamanın nasıl bir şey olduğunu bilebilir misiniz? 

Siz dünyanın kural koyucuları, suç ve cezaya biçtiğiniz zamanı, Nedim'in kızının bu bir yılı ne zaman unutacağına ya da Sivas'ta babasını kaybeden çocuğun 20 yıldan sonra boğazına takılıp kalan hıçkırığın ne zaman düşeceğini söyleyebilir misiniz?

Bu arada tabii önce 4+4+4 yumrukları, tahliyeler, Sivas derken, gündemi çorbaya çevirmenin bir ülkeyi en iyi  yönetme biçimi olduğunu, bir anda çıkan gürültünün, sessizliğe bir kez daha nasıl büründüğünü önümüzdeki günlerde dişlerimizi sıkarak seyredeceğiz. Van'ı unuttuğumuz gibi tarihsel sıralamada gündem değiştireceğiz. 

Nedim, Ahmet, o, bu, şu, Sivas, Dersim, geçmişe çare bulamayan bir ülke, bugününü göremeyen savruk, dağınık bir bilinç, ya gelecek ne olacak? Bana artık herkes kendi çubuğunu çekmiş, üstündeki talimatlara göre var oluyor ya da yok oluyor gibi geliyor. Olmayan tek şey hak, hukuk, adalet. Benim anlamadığım biz onları mı arıyoruz, yoksa kapının ucundan kimin elini yakalayıp kurtarabiliriz diye hesaplar mı yapıyoruz? 

Defne babasına kavuştu ya biz şimdi iyiyiz, hayır değiliz. Başka bir Defne babasını özlemesin diye, başka bir Osman babasını sadece fotoğraflardan tanımasın diye, biz iyi olmamalıyız. Olmamalıyız ki, bir daha yaşanmasın! 


Birde tabii, ağzımdan çıkanı kontrol edenin Leviathan'ı, denetimlerini keşke yapsaydı da, 11 kişi o çadırda ölmeseydi! 

3 Şubat 2012 Cuma

Günübirlik Darbeler ve Dindar(Dinci) Gençliğimiz

Bazı sabahlar daha sinirli uyanırım. Bu bazen bir gece önceki alkol seviyem, yalnızlığımın rahatsız edilmesi, Beşiktaş'ın yenilmesi ya da çoğunlukla bir gün önce okuduğum ve devamı dahada kötüleşecek korku filmi gibi haberlerden kaynaklanır. Eğer hala gazete okumadıysanız, siyah beyaz çirkin Türkiye portrelerinden haberler seçtim bugün. 

Ragıp Zarakolu'yu tanıyor musunuz? Kendisi bir yayıncıdır en kısa haliyle. İsveçli milletvekilleri tarafından Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterildi. İnsan hakları savunucu olduğu, uluslararası arenada basın ve düşünce özgürlüğünün sembolü olarak görüldüğü için.. Şu an KCK davasından tutuklu.. 

İlker Başbuğ.. Emekli Orgeneral-Eski Genelkurmay Başkanı.. İnternet andıcı davası sonrasında, birkaç dava birleştirilip, darbeye teşebbüsten "müebbet" talebi istendi. Tabii herkes Kenan Paşa kadar şanslı olmuyor. Henüz bu konu hakkında gördüğüm kadarıyla hiç bir kademeden ses gelmedi. Neden? Yargının bağımsızlığına saygımız var. Ya da birileri zaten ne olacağını biliyor, ve bunun devamı gelecek. Başbuğ'un tutuklanmasını dahi yadırgadık, bu adamın kaçacak hali yoktu ya. Ama bu son karar, ben sindiremedim. 

Ne oldu darbe girişimi? Siz hala darbeyi asker mi yapar sanıyorsunuz? Bazen her şeyin bir anda olmasına gerek yoktur, nakış gibi işlenir, bir bakmışsın 5 yıl sonra başka bir yerde başka bir Türkiye. 2001'den beri olan budur. Eteğinde taşları bazen tutamayan bir Leviathan en son "dindar gençlik yetiştirme" potunu kırmış bulundu. Dün bir arkadaşımla da konuştuk, "dindar" ile "dinci" arasındaki fark ne? Bana göre dindar olan sana göre dinci oluyorsa ne yapacağız? Hasan Cemal güzel anlatmış, bir torna Atatürkçü yetiştirdikten sonra sıra dindar olanlara mı geldi? Hep bir kalıba sokulmak zorunda mı bu gençlik? Maalesef, konuştuğumuz şey inanç özgürlüğü değil otoriter dini rejim. Hani Kore'de ağla dendiğinde ağlayan milyonlarca insana şaşkınlıkla baktık ya, bizim inançlarımız bile tekelde, bırakın düşüncelerimizi, gözyaşlarımızı. Daha da zor olanı bence bir yalanı yaşamak, demokrasi ve laiklik yalanı. Auster'dan daha önceki yazımda bahsetmiştim. Bir de bu arada nedense Oyak emekli maaşlarını açıklamış. 

Grup Yorum konser bileti sattığı için tutuklananlar var, duydunuz mu? Bu Serdar Ortaç konser bileti satmak gibi bir şey, hemde 8 Mart için. 2010'da İnönü'deki konsere bakın lütfen. Yapmayın, sapla samanı karıştırmayın artık. 

Benim aklımda bir soru.. Siz birinin bu ülkeyi bölmesinden, devleti yıkmasından mı; yoksa sizin güç kulesini devirmesinden korkuyorsunuz?

Herkes için sıcak bir haftasonu olsun..

29 Ocak 2012 Pazar

Aynanın önünde bir Türkiye

Haberlere adamakıllı ancak bugün bakabildim, Paul Auster haberi her yerden istemesende göze sokuluyor. Belki hem aynanın karşısında durmak hem de yalancı bir ayna olmak bize öğretildiği için tepki gösterenlere, ya da Amerikalı'nın biri laf etmiş Türkiye'ye zihniyetine uzak durmak zorundayım. Son bir iki yılda dış basın ve ülkerlerde bıraktığımız izlenim ve bizin içinde yaşadaığımız illüzyon arasındaki fark git gide açılıyor. Biz ne kadar demokratik, özgürlükçü, Avrupa'nın bir parçası olarak kendimizi görmeye ve göstermeye çalışsak da bizim yalancı ayna arada bir doğruyu gösteriyor. Fransa soykırımcı dedi, kendine bak, biz yapmadık, atalarımız yaptı sayılmaz dedik. Auster tutuklu gazetecileri örnek göstererek demokratik olmayan bir ülkeye ziyarete gelmem ded, haklı, birileri  tepki göstermemeli mi, keşke bu bir avuç insanın adını bildiği bir yazar olmasa da, mesela Can Dündar bu resmi anlattığında TT olsa. Ama biz ayna meraklısı bir milletiz, ama hep daha uzun daha ince daha renkli gösterenlere, arada biri bizi olduğu gibi ya da olanı biraz abartarak anlatsa parmaklar kalkıyor, OLAMAZ. Yasama, Yürütme ve Yargı üç büyük kuvvetse, hayırlı olsun, iktidar partisinin yasama hoşluğu, yürütme boşluğu ve yargının özelliği ve tekelliği, üç kuvvetimiz ağlanacak haline gülmekte, biz de Yalan Dünya seyredip, aslında hayal ettiğimiz Türkiye'de sadece zihinlerimizde yaşadığımız gerçeğine kulaklarımızı tıkamaktayız. 

İyi pazarlar..

12 Ocak 2012 Perşembe

19 Mayıs Oturma Bayramı

Sıra 19 Mayıs'a mı geldi gibi cümleler kullanmayacağım. Kulağımda haberi okuduğumdan beri annemin hikayeleri var. "Kızım ben bando çalardım, kızım statta törene katılırdık, sen bir onu bile yapmadın. 29 Ekim'de ildeki geçit töreninde bile yürümedin." Söylenecek çok fazla bir şey yok, yıllar geçerken her şey şekil değiştiriyor. Geçen yıl kuzenimin stat kutlamalarında tango yaptığını hatırlıyorum ama.

19 Mayıs Kurtuluş Savaşı'nın başlangıç günüdür. Biz gençlere armağan edilmiştir; çünkü gençlik hep umut, hep gelecek, kurtuluş olarak görülmüştür. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur denilip, birde ona spor eklenmiştir. Şimdi iki duygunun ifadesi olan büyük törenler yapılmayacakmış. Dans gösterileri ve pırıl pırıl gençler büyük alanları doldurmayacak, TRT bunları yayınlayamayacakmış. Haklılar, çocukların, gençlerin tek aktivitesi başbakan koltuğuna oturmak olsun. Nede olsa özenilecek tek pozisyon o. 

Eski köye yeni adet gelmez, gelirse de neden diye sorarlar. Buna cevabınız yoksa, gençlerin gazabından allah korusun sizi. Ben bu harekete bir anlam veremedim. 

25 Aralık 2011 Pazar

Eleştiriye kendi alanımdan cevap veriyorum..

Dün gece Starbucks konulu yazımla alakalı gelen bir mail, nelere neden karşı olduğumu bir kez daha bana hatırlattı. Hatırlatmakta fayda var. Ben bir gazeteci değilim, buraya yazdığım hiçbir yazı ne bir tez ne bir makale özelliği taşımıyor. Bana ait alanda, zaman ayıran misafirlerle paylaşmak adına karalamalar yapıyorum. Nasıl yediğim bir yemeği paylaşıyorsam, duyup şaşkınlık duyduğum bazı olayları da paylaşmaya çalışıyorum.

Ortaya politik teoriler sürmeyecek kadar bölüm dışı aktivitede bulunmuş, ve daha çok yönlü bakabildiğini nacizane iddia eden biriyim. 21. Yüzyıl sizler de hak verirsiniz sadece Marx, ya da Keynes, Smith üzerinden çözümlenebilecek bir dönem değil. Kaldı ki, çözüm üretme çabası içerisinde değilim, olsam dahi daha farklı ve geniş tabanlı sorunları önemsemeyi tercih ederim. Yüzlerce araştırma var Türkiye'de ve Dünya'da yoksulluk üzerine. Şu anki bakış açımı ve duyarlılığımı bir devlet üniversitesine nasıl Starbucks girer üzerine kurmak bana daha sığ geliyor affınıza sığınarak. 


Hiçbir düşünce bir diğerinden daha değersiz değildir, "siz" "biz" derken hakkınız olmadan bir grup insanı aşağıladığınızı umarım farkındasınızdır. Bunu hiçkimseye yakıştıramadığımı söylersem kusura bakmayın. Yazımın sonunda "Sermayeye sevgiler" yazmamın sebebi, vakti zamanında yönetim kurulu üyesi olarak yer aldığım aktivitemin sonunda ben ve arkadaşlarımın "Sermaye sizinle gurur duyuyor" şeklinde alkışlanmamızdı. Eski günlerimi yad etmek istedim. Malum söylemler hiç değişmiyor. 


Durumları değerlendirmek için okumak ve biraz ilgili olmak gerekir. Bu sizin iddianızla benim sığ politik teorim, ve bazı noktalardaki aşırı yanlış eleştirilerinizle, herkesin ders alması gerektiğini anlatıyor bizlere. Ermeni beyefendi ölmüştür ve pasta kültürü birçok farklı değerimiz gibi aynı topraklarda komşuluk yaptığımız birçok kültürden bizlere geçmiştir. İnci Pastanesi'nin kime ait olduğunu biliyor musunuz? Pelit Pastanesi sahipleri ikinci ailem gibidir, herkes herkes hakkında dil kemiksiz lütfen konuşmasın. Bilmiyorum aşina mısınız ama "marginal cost" diye bir kavram vardır. Starbucks ve Pelit arasındaki tüketim oranlarını karşılaştırabilirsiniz, bu elbet üretim ve bedel belirleme süreçlerini etkiliyecektir.


Yazımla ilgili her hangi bir yorumu olanlardan ricam, bunu bana kişisel mail atarak değil, yorum kutusunu doldurursanız daha doğru ve herkese ulaşabilecek bir çözüm olur. Evet yorumları denetliyorum ama hakaret çizgisini aşmadığınız, blok kadar serbest bir ortamda izlenimimi paylaşıp, bir kaç soru  sorduğum bir yazı üzerine kişiliğime hakaret etmediğiniz sürece yayınlanacaktır. 


Yazar olmak kadar okuyucu olmak da belli bir terbiye gerektirir. 


Zaman ayırdığınız için teşekkür ediyorum, iyi pazarlar.

22 Aralık 2011 Perşembe

Fransız Devrimi Bugün Müfredattan Kaldırıldı!

Türkiye saati ile saat 10:30'da başlayan oturum ve 45 kişi civarında bir katılımla Fransa Parlamentosu "Ermeni soykırımı iddialarının reddedilmesini suç sayan" yasayı kabul etti. Peki ya bu ne anlama geliyor? Eğer herhangi bir akademisyen, politikacı, gazeteci ya da saf vatandaş, 1915 olaylarını tanımadığını ifade ederse bir yıl hapis cezası ve 45 bin Euroluk bir cezaya çarptırılacak. Bir manada Fransa altını çize çize tarihte bu olay gerçekleşmiştir, aksini sorgulamayı bırakın, cümle içinde kurmayı bile sizlere yasaklıyoruz demeye çalışıyor. Arınç'ın da dediği gibi Galileo ve engizisyon mahkemelerine geri dönüş çağrısıdır. Fikirlerin, tartışmaların, araştırmaların özgür bir ortamda gerçekleştirilebildiği, ve yaptığı bu eylemi bir başka ülke ve insanlarına duyduğu saygıdan yapan bir ülke, bu davranışını açıklamakta zorlanmalı. Zannederiz, cumhurbaşkanları telefonlara da bu sebeple çıkmıyordu.

Yıl 1915, Dünya 1.Dünya Savaşı'nı her cephede yaşıyor. Fransızlar, Türklerle savaşılan bölgelerde Ermenilere üniformayı veriyor ve Türklere karşı savaşıyorlar. O dönemde bir de Ermeni çeteleri var, köyleri basan. O köylüler, yanı başlarında savaş yokmuş gibi, bir de onlara karşı mücadele veriyor. Bunların sonunda, bildiğiniz gibi o zaman Türkiye Cumhuriyeti değil, Osmanlı Devleti var, meclisten Ermeniler için göç kararı alınıyor. Dönem savaş dönemi ve ülkenin bir çok yerinden ateş çıkıyor. 

Yıl 1915, Fransızların yanında savaşa giren Ermeniler Osmanlı askerleri tarafından öldürülüyor. Hatta kiliselere kapatılıp, yakıldıkları dahi söylenir. Bazı kaynaklar buna sürgün yoluyla etnik temizlik de demektedir. Bu Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin soykırım ile ilgili maddesinde zorunlu göç, ya da grupların zorunlu olarak yer değiştirmesi ve buna zorlanması olarak yer alır. Buna göre, soykırım iddiası ile karşı karşıya kalmak için bir ülkenin ya da grubun milyonlarca insanı öldürmüş olmasına gerek yoktur, oldukça geniş tanıma sahip bir kavramdır. 

Türkiye başta o devlet olmadan önce yaşanan bir dönem olduğu için bu suçlamaya taraf olmaması gerektiğini düşünmektedir. Kaldı ki, bu konudaki, rakamlar, belgeler, olayların arkasındaki nedenler hiçbir zaman kamuoyu önünde ya da meclis sıralarında konuşulup, tartışılmamıştır. Böyle bir soykırımdan bahsediyor olsak ,Türkiye'de yaşayan 100.000 Ermeni, Fransa'da yaşayan 500.000 Ermeni, ve Ermenistan'daki insanlar nereden türediler? Bugün Ermenistan devlet başkanı bu duyarlı davranışlarından dolayı Fransa'ya teşekkür etti.  Üzülerek belirtmeliyiz, Fransa kardeşlik adı altında, biz bu olaya tahammül edemiyoruz dediğinden değil, yüz binlerin oluşturduğu lobiden destek almak istiyor. Dünya'da Ermeni Soykırım iddiasının ötesinde, dünya barışını ve insanlığı tehdit eden şu an hala işlenen suçlar var, aynı saygıyı ve ilgiyi Fransa'dan tekrar bekliyoruz. 

Fransa bu yasanın gereksizliğini farkındaydı, ama engel olamadı. Tarihçiler, bilim adamları artık bu konuda susmak zorundalar, en azından Fransa'da. Fransa bu kararla ifade özgürlüğünü yüzyıllar öncesine taşıdı. Şimdi konu boykot. Uluslararası firmaların egemen olduğu, globalleşen dünyada boykot uygulanabilirliği olan bir tepki değil. Sarkozy'nin imzası beklenecek şu anda, bakalım bu sefer yasalaşabilecek mi? 

Tarihte gizlenen yıllar, Fransız politikasının malzemesi oldu. Ve bizler bu kararın arkasından artık Fransız Devrimi üzerine konuşmayı reddediyoruz. Savaş dönemi içinde, şu anda var olmayan bir imparatorluğun aldığı karar, dönemin gerektirdikleri göz önüne alınmadan, kor ülke dahi olmayan bir ülkenin bu sözde soykırımın savunucusu olması, dikkat edin ekonominize, Avrupa yanıyor deme ihtiyacı uyandırmıyor mu bizde? 

Soykırım dediğim anda "cık" diyen Cem Görgün'e, kendisi Fransız mürebbiyeyle büyümüştür, sorularımı sıkılmadan cevaplandırdığı için teşekkür ediyorum. İtalyan restoranında bunu konuştuğumuz için sizinle bal kabağı çorbasını paylaşmak istedim. Sonuç olarak esip gürlesek de, şu an yapılabilecek çok bir şey maalesef yok, hele tarihçiler bile bir konu hakkında konuşamıyorsa. Beklenmeyen bir sonuç değil, ama artık lütfen Türkiye- Fransa dostluğu üzerinde konuşmayalım. Bir cumhurbaşkanı bir devlet olur mu, evet Avrupa'da tablo Türkiye'ye pek benzemiyor. En beklenmeyen Ermenistan'dan gelen açıklama idi, ama oldu. 

8 Adımda Fransa'dan elimizi ayağımızı çektik, ama bilgilerinize Danone, Tefal, Loreal, Peugeot, bir çok kozmetik ürünü Fransız malı. Şu an biz konuşmayalım, Fransa 45 kişi ile oynadığı demokrasi oyunu, ve neden bu kararı aldığını düşünsün, bana sorarsanız açıklayamayacakları mantık ve siyaset sınırları içerisine sığmayan bir karar. 


19 Aralık 2011 Pazartesi

Bir Başka Starbucks Hikayesi

Emperyalizmi, Amerikan Kültürünü, sermayeyi, tüketim alışkanlıklarını bir kenara bırakıp, hikayenin kamera arkasında neler olduğuna bakmak gerekmiş, bugün bir kez daha anladım. Pahalılığına, kahve kültürüne, sermayesine her fırsatta karşı çıkılan Starbucks pastalarını Pelit Pastaneleri'nden alıyormuş. Ben çok şaşırdım. Hep o sandviçlerin ya da pastaların kendilerine ait bir merkezden paketli ya da kutulu olarak geldiğini düşünmüştüm. Halbuki verdiğim paraların bir kısmı halis mulis Türk bir markanın kasasına gidiyormuş. Pelit Pastanesi'nden konuştuğum beyefendi Bella Vista ve Cheese Cake'leri kendilerinin verdiğini bizzat söyledi. İlginç olan pastaların fiyatlarının Starbucks'ta daha uygun fiyata olması. Ben bugün Bella Vista'ya 9 TL verdim, ve açıkcası Starbucks'ta böyle bir fiyat hatırlamıyorum. Yani bu demekki Türk üretici Amerikan emperyalizmi ve yarattığı kültür üzerinden iki kat ve daha fazla kar güdüyor. Hatta bunu fark eden köylü, mahalle kahvesine değil, amerikan kahvesine gidiyor. Ve sanırım Starbucks'ta 6,25, yanlışım varsa lütfen düzeltin. 

Resmi ters çevirdiğinizde ortaya glokalleşme benzeri bir portre çıkıyor. Belki bu bir McTurco örneği değil ama bana sorarsanız bu çok acıklı bir aşk hikayesi. Tam da Feriha meselesi var, ben diziyi tam bilemesem de. Yani bir yalan var, herkes kimin kim olduğunu bilmiyor ve yanlış, önyargılı kararlar veriyor. 

Türk kahvesi vazgeçilmez kültür, sütlü kahve Türkiye'de çok sevilirken, bunu biraz daha aroma, sos, krema ile karıştırıp bize kültür olarak sattığı ve bunun üzerinden tüm dünyayı sömürdüğü iddia edilen davalı makamı, Türkiye'de yüzlerce şubesi ile yüksek rakamlarda istihdam sağlamış, bir günde milyon üzerinde müşteriye hizmet vermiş aynı zamanda bir çok farklı sektörde (su,soda,meyve suyu,pasta,sandviç) "Türk" üreticiye pazar oluşturmuştur. Ve ticaretinin adaletsiz bulunduğunun iddia edilmesine sebep olan ve onunda kor ürünü olan kahve, jenerik ürün olmasına karşın diğer ürünlerin çeşitliliği ile karşılaştırıldığında toplamda daha küçük bir paya sahip olmaktadır. 

Bizler madem hem yabancı kültürün hem de yabancı sermayelerin karşısındayız, ben neden bu resimde daha çok bu ülkeye katkı payı görüyorum. Sadece isim ve jenerik ürünle pazara dahil olan bir dünya markası, o ülkenin hem pazarına, hem kültürüne uyum sağlıyor, bir de ayak oluyor. Ben bu noktadan sonra bunu neden bir Türk markasının başaramadığına bakarım, o soruda beni aşar. 

Demek istediğim bu ülkede Özal deyince özelleşme, Erbakan deyince şeriat demek üzerine kurulu isim cevap oyunları rafa kalkmalı. Starbucks eşit değilmiş yabancı sermaye, emperyalizm, istila, kültür yozlaşması, sınıflaşma. Ve maalesef pastacılığı Ermeni bir ustadan öğrenen gece gündüz çalışıp, çocuklarına hepimizin bildiği bir markayı bırakan bir Türk'ün eseriymiş aslında Starbucks dediğimiz, en azından tatlı kısmı. Biliyorum çoğunuz Cheese Cake'lerine bayılıyorsunuz. 

Bu ülke yoldaşları Starbucks'ı sevemiyor, ama kendini de sevmeyi becerememiş oluyor bilmeden. Tüm Dünyadaki resme baktığımızda fair trade örneği varmı o bile sorgulamaya açıkken, benim kafam karıştı.

Sermayeye sevgilerimle,

12 Aralık 2011 Pazartesi

Waiting For Godot.

Samuel Beckett'in bu eserini izlemiş olma olasılığınızı düşük olduğu gerçeği ile yüz yüzeyim, sakin olun. Ama son zamanlarda çoğu insandan bunu bir deyim kullanma rahatlığında işittim. Gerçek olmayan ya da gerçekleşemeyecek birini, bir şeyi beklemek. O zaman "Godot'u bekler gibi" doğru yerde kullanılmış oluyor. İnanın Samuel Beckett'in öyle kaygıları yoktu, adam kendi absürt, ama duysa mutlu olurdu. 

Ağır aksak ideoloji olarak adlandırdığım ve beni en az Godot'u beklemek kadar gülümseten bir durum var. Eskiyi özleyen, ama asla dönemeyeceğini bilen, modifiye etmeye çalışırken karşı durduğu görüşlere daha çok yakınlaşan, diğer bir deyişle Godot'u beklerken kendi Godot'larını dirilten ya da yaratan Vladimir ve Estragonlar. 

Erdoğan Godot mu, sanırım birçok insan böyle düşünüyor. Marx bir gün gelir ve tüm işçiler birleşin der mi, sanmam, kapitalizmden sonraki dönemeç komunizm ya da sosyalizm olmayacak, hala buna inanmak isteyenler varsa üzgünüm. 

Neyin ya da kimin geleceğini bilmeden, bana sorarsanız Godot'u beklemek çok saygı duyulacak bir davranış, cesaret örneği. Hele de herkesin kontrol delisi olduğu ve kendi canavarlarını kendi yaratıp, üstüne bir de yok ettiği zamanlarda..

Evet, ben izledim, bence siz de yapın. Godot'un gelmesini beklemeyin, çünkü gelmeyecek. 


7 Aralık 2011 Çarşamba

"Dedemin İnsanlarını" okuyabilmek?

Elimize aldığımız her kitap, izlediğimiz her film üzerine bir okuma yaparız. Tabii oturup okuyamayız ama onu kendi penceremizden yorumlarız. Bu yüzdendir ki, herkes farklı bir yönden okuma yapabilir ve o mesajı kendine saklar. Mesela, herkesin gülüp eğlendiği şarkılar söylediği bir opera üzerine kapitalist düzen eleştirisi okuması yapabilir, yeni metaforlar adlandırabilir, farklı sonlar yazabilirsiniz. 

Dedemin İnsanları farklı motivasyonlarla, farklı okumalara gebe olan bir filmdi. Son dönemde Ege yorumlamaları beyaz perdede daha sık görürken, Çağan Irmak yine bildiği dili ve oyuncuları hikayesine yerleştirmişti. "Yangın Var" 9 Aralık'ta vizyona girecek, üzerine söylenen ise ağlatmadan güldürebilmesi yetisi. Bu taş biraz da Çağan Irmak'a isabet ediyor. Artık izleyici tarafından kanıksanmış bir durum, Çağan filminden çıkıyorsanız biraz burnunuzu çekersiniz. Evet, çekiyoruz, çünkü belli bir neslin çocukluğuna belli bir neslin ise umutlarına dokunabilen bir yazar ve yönetmen Çağan Irmak. 

Çetin Tekindor hikayenin özünü anlatırken biz ne oralı ne buralı olduk diyor. Oradan sürülen bir nesil, Türkiye'ye geldiklerinde ise gavur muamelesi görüyor. Ben filmi sanırım biraz da zamanın sorunlarıyla harmanlayarak bir okuma yaparak yorumladım. Ege'nin insanının yarısı göçmendir, bir yere savrulmuş, bir yerden gelip tutunmuş, yörenin de neşesi olmuş, bugün bildiğimiz o Efe imajının mimarıdır. Resmi alın Kürt problemini içine koyun. Kurtuluş Savaşı'nda yan yana savaşmış, bir medeniyeti beraber kurmuş, yıllardır aynı toprakları, sokakları paylaşmış şimdinin deyimiyle iki millet. Bazen nerede nasıl büyürsen ruhun oradan bir çocuk, 10 yıl sonrasından bir delikanlı yetiştirir. Önemli olan nerede doğduğun, hürriyetin değil, nasıl ve nereye ait hissettiğindir. 

Bence filmin bize bir mesajı var. Köken, doğum yeri, dil ayırmaksızın biz birbirimizin insanlarıyız. Ne giden ilk gün olduğu gibi, ne de kalan ilk gittiği gün gibi olacaktır. Aynı suyu içmek, aynı sırada oturmak, aynı ezanı duymak, aynı şarkıyı dinlemek, bunların önemi yok mu artık, aynı dünü yaşamışken, neden bu kadar gayrı düşünür olduk? 

Ben cevap veremedim, ama masada ayağa kalkıp İstiklal Marşı'nı okuduklarında herkes kadar tüylerim diken diken oldu. Deniz Çocuklarla beraber bugünün Mehmetlerini düşündüm, içim acıdı. 

Eline sağlık Çağan Irmak, bize dokundun yine, inşallah insan olmayı hatırlatırsın izleyicilere. Ben biraz kaybettik diye korkar oldum bu günlerde.

30 Kasım 2011 Çarşamba

Ve Dersim de siyaset malzemesi oldu. Hayırlı olsun.

Dersim Olayları, çok zaman önce konuşulması gereken ama bir şekilde bugün siyasetin ortasına bomba gibi oturmuş  bir mesele. Vikipedia'ya bakarsanız yanında parantez işareti içinde Dersim Katliamı ve Dersim Jenocidi yazıyor. Bu tanımlamalar üzerine tahmin edersiniz ki bir özürün lafı olamaz. Dersim ile tanışmam bir dersim sayesinde oldu. O zamana kadar ne bir şey okumuş ne de izlemiştim. Gördüğümde beni en çok etkileyen de aslında böyle bir olayın ardından, bizim hiçbir şey bilmediğimizdi.

Öncelikle söylemeliyim ki, ailesi doğudan batıya göç etmiş bir kız olarak, benim için ne Kürt ne Kürtçe okuduğunuz ya da dinlediğiniz manaların yakınından bile geçmiyor. Ben babamı en çok Kürtçe bir türkü çaldığında özlerim, bizim için bir ölçüde duyguların saflığıdır, bir kaçımız anlar, bir çoğumuz sadece ezgiye eşlik eder. O yüzden lütfen kusura bakmayın asla altını çize çize Kürt demeyeceğim. Her zaman insan demeyi tercih edeceğim. 

Dersim'de gerçekleşen katliam, 37 yılında orada yaşayan bir takım Kürt aşiretler, aslında orada yaşayan insanlar, ve merkez hükümet arasında yaşanan olaylar sonrasında tarihsel bir gerçek olarak maalesef gerçekleşmiştir. Dersim'e giden yollar yapılmış, daha sonra bu yollardan yeterli asker ve silah taşınmış, bizzat Sabiha Gökçen tarafından bombalanmıştır. Diğer bir deyişle nasıl bir tehlike sezildi ise, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Dersim Harekatı düzenlenmiştir. 

Twitter'da Bedri Baykam ile karşılaşmak ve takip etmek hatasında bulunup, kısa sürede vazgeçtim. Ortaya atılan her iddia, Türkiye'de her zaman olduğu gibi, siz Atatürk'e ne diyorsunuz yaygarasına dönüşmüş, biz yine ne konuştuğumuzu unutmuşuz. Efendim Cumhuriyeti kurmak kolay mıydı da siz nasıl konuşursunuz. Dönüp kurduğumuz Cumhuriyete bir bakar mısınız? Ermeni soykırımı, Maraş Katliamı, Dersim İsyanı, 1955 İstanbul olayları ve benim aklıma gelmeyen daha nicesi. Efendim hangi birinden başlayıp özür dileyelim biz?Hangi asla ortaya çıkarmaya cesaret edemeyeceğimiz belgelerden kaçalım, saklanalım. 

Özür dileyen başbakanımızın dahil olduğu parti oyları sonucunda, bu belgelerin hiç karıştırılmamasına karar verilmiştir, yine yeni yeniden. Peki nereden çıktı bu mevzu, tam da Güneydoğu'da hava bu kadar sıcak, bedelli kapıdayken. Kılıçdaroğlu'nun Tuncelili olduğu şimdi mi aklına geldi? Biz neden şimdi orada olanları önemsiyor olduk? Ben en çok arkasından çıkacakları merak ediyorum. Dedem beni şimdi neden öptü meselesi var burada. Korkmalıyız ve yüzleşmeliyiz. Bu konuda çok insanla tartıştım. Özür dileyerek, her hangi bir kurum, bir sistem, ideolojinin insan hayatından daha değerli olduğuna beni ikna edemezsiniz. 

Affınıza sığınarak bir soru daha soracağım. Tahir Canan'ın hikayesini umarım okumuşsunuzdur. Bu ülkede düşünce suçu her zaman en kıdemli suç olacaktır. Bir dönemin etiketlenmiş insanları. Biz onları bir nesil tanıyamadık bile. Neden yanlış olduklarını bile soramadık. Abdullah Öcalan'ın idam yasağı sebebiyle hala her gün konuşulduğu, anlaşma mercisi olarak görüldüğü bu düzende, Tahir Canan neden yıllardır dört duvar arasında, biri bunun cevabını vermeli. Birinin ağzından çıkan bir kelimeyle bu ülkenin çocukları ölüyorsa, bırakın düşünce suçlularını özgür. 

Sabrınıza teşekkür ederim. 

Vakti olanlar için Cayan Demirel tarafından yapılan 38 Dersim Belgeseli'nin bir parçasını paylaşacağım. Hükümet ile muhalefet arasında yeni bir koz olan bu acı gerçeği bugünlerde tartışırken, tarihi ucuz siyaset malzemesi yapmayalım. Hele de katliam gibi bir gerçekten bahsediyorsak. Partizanlıkların artık zamanı değil. Geçmişi geçmiş gibi konuşmak, şartları göz önüne almak için eğer doğru bir zamansa, lütfen her noktada dürüst olalım, önce kendimize.


"Uygarlaş(tır)maya çalışırken biz öldürmüşüz efendim."

                                                                     

22 Kasım 2011 Salı

Fırlatın postallarınızı !

Hadi bedelli askerlik bekleniyordu ve çıktı. Çıkması da gerekiyordu. Ama bu kadar ayarsız olması gerekli miydi, yoksa biz millet olarak kararında düzenlemeler yapmaktan aciz miyiz? 


Asla askerlik yapmayacağım, nasıl bir şey olduğunu hayal etmenin yakınından bile geçemem,ama ben bile bu kadar sinirlenebiliyorsam, erkekleri düşünemiyorum. Önce diploma şartı koyup bir yıldan uzun bir süre alıkoyduğun "vatandaşına" karşı diplomalıyı 5 aya tabii tutuyorsun(koruyorsun). Şimdi 30 bin karşılığında postal bile giymemeyi vaat ediyorsun. Dön bir sorgula, bu memlekette askerlik neden zorunlu, insanlar az veya çok neye inanarak hayatlarındaki her şeyi bırakıp, vatan için, bu olması gereken deyip bu görevi yerine getiriyorlar? 

İstersen orada 10 gün tut, ama olması gereken 10 gün dahi olsa bu ülkede her erkeğin temel askerlik disiplininden, eğitiminden geçmesiydi. Karar baştan sona yanlıştır. Belki orada aylarca nöbet tutmayabilirdi, ona verilmiş bir görevi, sıfatı olmayabilirdi ama gidip 30 milyar karşılığında yatmamalıydı da , kimse kusuruma bakmasın. 

Hükümetin ya da genelkurmaylığın kararı, bilemiyorum. Ama keşke şu an kışlalarda olan herkes kaldırıp postallarını fırlatsa! 


Karar: Mehmet, oğlum, ne kadar da gençsin, ölüm hiç yakışmadı sana!
Karar: .... (Herhangi bir isim koyun), oğlum, ayakların üşüdü mü, vurmadı değil mi ayaklarındakiler, iyi uyudun mu? 

20 Kasım 2011 Pazar

Van, Medya ve bendenizden itiraflar..

Daha çok yenidir, blogların çok fazla kişiselleşmesinden yakınmalarım. Bazen sizi denerim, neyi okumayı daha çok sevdiğinizi ya da hangi sorulara daha çok cevap aradığınızı, en kötü ihtimalle neleri daha iyi anlayabildiğinizi ve yazının sonuna kadar gelebildiğinizi. İlişkileri çok seviyorsunuz, öncelikle bunu söylemeliyim, bir o kadar da siyasetten nefret ediyorsunuz. Çok kişisel bir şey söylemek için şu an konuyu dağıtmaya çalışıyorum. Lütfen, dikkatinizi çok fazla vermeyin.  

Ben psikoloğumun yerinde olsaydım, ya da bana hayatta değer veren biri, beni kolumdan tutar önce pasaport için karakola, sonra vize başvurusu için artık kısmet nereyeyse? Yıllardır her şey için hırpala kendini, yok mu bir diyen de "kızım sorun sende değil, karşındaki herkesde". Ne kadar klişe oldu. Klişe olduğu gerçek olduğunu yadsımaz, kurtulun önyargılarınızdan. Bazı şeyler artık çözülemiyorsa, mutlu olmaya yetmiyorsa, gitmeyi bilmek en büyük erdemdir. Bunu yapmayı bu ara daha da sık düşünür, düşünmekle kalmayıp cesaret edebilir hale gelmeye başladım. Dediğim gibi korkunç kişisel bir şeyden bahsedip, ortalama 10 saniyenizi çaldım. Lütfen, kusura bakmayın.

Van'da gerçekte neler oluyor ve bugünün medyası!

Uzun süredir medyada birçok alanda çalışmış, hem son seçim döneminde hem de Van depremi sonrasında bizzat gözlem şansı olmuş, bilinen bir kanalın haber editörlerinden biriyle geçirilen 2 saatten arta kalan notlarımı paylaşacağım müsadenizle. 
  • Birinci ağızdan: 10 yıl önce biz Tansu Çiller'in olduğu günlerce takip edebiliyorduk, keza Yılmaz Bey'in oğullarını da. Şu anda iktidar yakınları ile ilgili haberyapmak çok zor. Biz onlar döneminde hiç itilip kakılmadık.
  • Eskiden kulis haberciliği varmış. Ankara'da habercilik yavaş yavaş ölüyormuş. Metinler bakan yardımcıları ya da her kim görevli ise onlar tarafından yazılı veya telefonla bildirildikten sonra biz okurlara ya da izleyenlere ulaşıyormuş. 
  • Müge Anlı'nın hepimize ilham veren? konuşmasından sonra ATV/Sabah dahil Turkuaz grubuna karşı bir boykot söz konusu olup, muhabirlerini alana gönderemiyorlarmış. 
  • Van'a gönderilen muhabirlerin kadın olmasına özen gösteriliyor, çünkü çadırların içine aksi halde girmek, ya da tuvalet, duş bir sorun haline dönüşüyormuş. 
  • İnanılmaz bir çocuk nüfusu olan Van'da, orada bulunan herkesin korkusu insanların donarak ölmesini görmekmiş. Orada şu anda yaşanan göçün en trajik hikaye olduğunu ve yavaş yavaş hayalet şehire döndüğünü izliyorlarmış.
  • Bir gecede 19 tır yağmalanmasına rağmen, batıdan gelen yardım kesilmesin diye bu görüntülerin yayınlanmaması yönünde Ankara'dan direktif gelmiş.
  • BDP ve AKP yerel yönetimleri arasında güç dengesi konusunda ilk günden beri sorun olduğu için,  "neden bir battaniye bile gelmedi" diye sorarken, daha iyi bir dağıtım için depolarda bekletilmiş. BDP'liler daha iyi bir dağıtım olacaksa kolluk kuvvetlerin gelmesine karşı çıkmayacakları belirttmişler. 
  • Büyük bir ölçüde üniversite, ödenek ve görevler açısından konumunu belirleyemeyen İTÜ ve Kandilli , bayramda meydana gelen ve Bayram Oteli'nin yıkılmasıyla sonuçlanan ikinci depremin etkilerinin sorumlusu olarak görülüyormuş. Şu anda ODTÜ'nün ekipleri ölçüm yapıyormuş. Bu depremin bas bas bağırarak geldiği ve bilim adamlarının bunu ölçmeyip, herhangi bir uyarıda bulunmayıp, adeta o insanlar için cinayet noktasına getirdiğiymiş konuşulan. 
  • "Ankara'dan telefon geldi" hala medyada en geçerli kuralmış.
  • Hükümetin Van tahliyesi üzerinde durmamasının en büyük nedenlerinden biri dağdaki PKK'lıların şehre inip yerleşmesinden korkmalarıymış.
  • Çadırım yok diyene mikrofon uzatmak yasakmış. 
  • Toplum olarak vahşet ve şiddetle yoğrulan biz, bir tez yürütecek olursak, muhafazakarlaştıkça kadına şiddet ve kadın cinayetleri artıyormuş. 
Ben bir çoğunu şaşırarak dinledim. Siz ne düşünüyorsunuz gerçekten bilmek isterdim. Hala içime sindiremediğim doğal afet adı altında adlandırdığımız, yaşamayı kabul  ettiğimiz, böyle bir felaketin altından, siyasi konuların nasıl bu kadar sivrilerek çıkabildiği? İlk başta, en hızlı ve düzenli askerin gidebileceği her yere neden gönderilmediği? Bu aşamaya daha sonra ve bazı bölgelerde gelindiği? Deprem ülkesiyiz biz diye herkes bağırırken, kurumların neden ana görevleri olan önlem almak ya da uyarmak yerine şehir planlamacısı gibi çalıştığı ve jeologlar yerine neden inşaat mühendislerinin işe alındığı? 

Bugün 20 Kasım 2011, günlerden pazar.

14 Kasım 2011 Pazartesi

25 yaşında 10 kuruşluksun, 40'ında 15.000 Euroluk, maşallah şarap gibisin

Siz bırakın, kendinize özgü tek özelliğinizi biz üstlenebiliriz, zaten yıllar boyu yapmadık mı, ona da biz gideriz. Hiç yapamazsınız da demeyin, bir kadın istediği zaman her şeyi yapabilir. 

Sosyal medya bedelli denklemleriyle sallanıyor. Matematikten anlayanlar çok parçalı fonksiyonu biliyorlardır belki. Benim de duyduğum o. 25 yaşına şu kadar bedel, 30'a bu kadar, 40'dan sonrasının allah yardımcısı olsun. Çok uzun zamandır beklenendi bedelli askerlik. Hepimiz çıkacağını da biliyorduk. Bence bu gidişin sonu profesyonel askerlik olacak. Gittikçe daha da sıcak bir ülke olmaya başlıyoruz, askerliğin bedellerini belli bir kesimin ödediği bas bas konuşulan bir konu. Kimsenin buna inanılmaz gönüllü olarak gitmediği su götürmez gerçek. Bir çözüm gelmeliydi, ya da ödenekleri yetmemeye mi başladı, yoksa bu temizlik mi, kim bilir? Her daim kart erkek, şarap muamelesi de gördü ya, ben en çok buna gülüyorum, kırkından sonra daha yakışıklı adamı duymuştum da, hadi yine iyisiniz bedelle tescillendiniz. 

Son bir yıl içinde askere gidip işinden gücünden olan sazanlara: hadi bir güzel el sallayın arkadaşların arkasından. Gerçeği yüzünüze vurmak istemeyiz ama biz biliyorduk arkadaşlar. Su mutfaktadır herhalde, için bir bardak, o güzel günlerinizi tekrar bir anın, tertiplerinizi bir arayın, rütbeleri baştan sona bir sayın, aa geçti mi? Sizi üzdüysem çok özür dilerim. 

Herkesin gözü aydın. Yeşiller ceplerden çıksın, bir takım yeşille yırttınız bu meseleden. 

4 Kasım 2011 Cuma

Tecavüz edilen vs Tecavüzcü vs Rule of Law

Başlığın bu kadar şaşalı durduğuna bakmayın, hukuk düzleminde bu ülkede neler olabileceğine şaşırmayacak kadar bu ülkenin insanı olma şerefine eriştim. Sabahtan beri tweetleri okurken, golcü savunma oyuncusu, tecavüzcü hakim derken bu ülkede ne tam anlamıyla olduğu gibi, ya da olduğu gibi algılanıyor diye düşündüm. Cinsellikten bu kadar çekinen, konuşamayan bir millet nasıl oluyor da tecavüzü diline pelesenk edebiliyor. O zaman biz her kavramın getirileri, ona sebep olanlar derken, oldukça seçiciyiz. Yani 5 tane karın olabilir, hiç problem değil, ama onları bir odaya koyup para verdiğinde biz ona fuhuş diyoruz. Ya da 17 yaşındaki kız evlendirilebilir, her gece kendinden belki yaşta büyük bir adamın koynunda yaşlanabilir ama o zaman da töre diyoruz. Kendi isteğiyle seks yaparsa orospu, biri onu zorlarsa kendi isteğiyle yaptıya getiriyoruz lafı. Sadece karşı taraf tecavüzcü damgası yiyor. Damgası yiyor dediğimde haksız yere anlamını yüklemeyin lütfen, bu ara ne desek biri düşüncelerimize tecavüz ediyormuş gibi gelmiyor mu? 

Demek istediğim kavramları, ortamları, olanları ve olacakları toplumlar yaratır. Bu kadar kadın cinayeti, kadına şiddet, tecavüz olaylarını erkeklik hormonları ya da eğitimsizliklere mi bağlayacağız? Yapmayın allah aşkına, ben bir kadın olarak bu açıklamaların hiçbirini yeterli ve güvenli bulmuyorum. Cinsellik dediğiniz tabu, ve gelenek dediğiniz duvarlar her kötülüğü içinde barındırıyor sanki. Tanımlanmamış suç suç olmaz diye bir kavram vardır, bir de iradesini kendini ve kendi isteklerini kontrol edemeyecek ölçüde kullanamayan ya da kullanma özgürlüğü olmayan bireyler var. Kontrol edemeyen tecavüz eder, özgürlüğü olmayan buna boyun eğer. 

Göğsümüzü kapayalım, çünkü davetiye çıkartıyoruz, etekler uzun, silüetler perde arkasında, ama sen yüzüme bakarak cinsel organını kaşıyabilirsin, ki bunu her gün sokakta yapıyorsun. Olan ve olacak olan her şey toplumsal cinsiyetler (gender) arası farklılıklardan doğan, en başından beri adaletsiz görüşlerin fışkırmasının sonucudur. 

Şimdi dönüp her şey için bir hakime bağırmak bana yetmiyor. Zaten cinsellik, ya da cinsel birleşme, her zaman iki taraf aynı oranda istediğinde gerçekleşen bir eylemi? Bunu çıkaralım şu kavramdan. Tecavüz önce kişilik haklarına, vücut bütünlüğüne aykırı, irade özgürlüğünün barınmadığı, azmettirici nitelikte bir eylemdir. Tabulardan kurtulalım, o kız bir daha asla temiz olmayacak, hayır o kız hep canının yakılmasından, istenmediği şeylere zorlanmaktan korkacak, bir de sizin ona yapıştırdığız damgalardan. Ona hep güvenmemenizden. Ya istediyse, aklını çelmiştir o oğlanın, kuyruk sallamayan köpeğe. Susun lütfen. 

Tecavüz yargının sorgulanacağı öyle ufak bir noktadır ki. Şaşırmayın. Fatih Altaylı yine isimleri tek tek vermiş, rica edicem isteği dışında sekse zorlayan eşleri, sevgilileri, babalarında isimlerini verir misiniz? Ama yok biz yine dağın görünen kısmıyla ilgilenelim. Resim hazır, pis bir adam, orman ya da araba, filmlerden bildiklerimiz, tecavüz. 

Benim bedenime bakarken de, dokunurken de, kendi tabirinizle kullanırken de önce saygı duymanızı bekliyorum. Biz bütün kadınlar, sadece tecavüze uğrayanlar değil, sahip olduğumuz bedenleri taşımak için size karşı her gün bir uğraş gösteriyoruz, bunu farkında mısınız? Biz hep kendimizi korumaya çalışıyoruz? Peki neden? Bize öğretilen ve maalesef izlediğimiz gibi yaşananlar bundan ibaret. 

Cinayet, fuhuş, tecavüz, darp, bunların arasından yargı çıkmaz, yanlış yere bakıyorsunuz. İnsana bakın dönüp, yapanlara değil artık!

20 Ekim 2011 Perşembe

Ey ahali, savaşa evet diyoruz farkında mısınız?

İki gündür ağzı olan, kalemi olan, karşısında birinin olduğunu düşünen herkes konuşuyor. Herkes acıyı farklı yaşar derler ya, herkes kendi dilinde ne hissettiğini, ne düşündüğünü söylemeye çalışıyor. Ama "Sayın" BDP genel başkanının dediği gibi uçurumun kenarında değiliz düşüyoruz. Söylenen her kelime bir tehdit olmaktan çok bir eylem. Mayınlı bir arazide yürür gibi, yandıkça yanıyoruz. Normal zamanlarda gazeteyi günde iki üç defa okurum, köşe yazarlarına bakarım, twitter'da daha bir dikkatli bakınırım, ben iki gündür bunların hiçbirini yapmıyorum. Manşetler, yorumlar o kadar can yakıyor ki. Faşizm kitaplarda okutulur, Mussolini'nin çayı bittiğinde, Hitler ölmeyi seçtiğinde bitti sanmıştık. İçimizdeki Hitler'i öldürememişiz biz. Bir tek "kana kan intikam intikam" diye naralar atmadığımız kaldı. Kedinin kuyruğuna bastılar, başladı ciyaklamaya. Ben asla yapılması gerekenler yok demiyorum. 10000 askeri gönderdiğinde, bordo bereler yerini aldığında ortaya çıkacak kayıbın daha az olacağına inanmıyorum. Bu bir savaştır. Biz savaşa gidiyoruz, bu sınırda çıkan bir çatışma ya da karakol baskını değil, biz savaşa evet diyoruz, o eleştirdiğimiz Amerika Irak'ta ne yapmışsa biz aynı dilin sözcüklerini kullanarak savaşa gidiyoruz, ey ahali duyuyor musunuz? Daha çok anne ağlayacak, daha çok camdan feryat gelecek, barış belki onların ağzına yakışmıyor da, onlar ağzına alınca kirlendi de o yüzden mi bizde kullanmıyoruz? Biraz geriye giderseniz state making=war making diye bir kavram vardır. Eğer sonunda birileri bir ülkenin, bir toplumun ya da zorla kazanılmış bir hakkın temelini bu günlerin, bu gençlerin, bu yasın, bu kara bayrağın üzerine kuracaksa, ben o toplumun bir parçası olmadığım, bir Türk olduğum ve ağlasam, haykırsam bile bu ülkenin çocuğu olduğum için hep gurur duyacağım. Başta bir adam yok edin emri verdiğinde insan olmaktan çıkan her ölüm makinesine lanet yağdırıyorum. 

Yayınlar kalkıyor, duruyor, reyting canavarlarından vazgeçen yok tabi. Bir yanda saklanmayın, gizlenmeyin, konuşalım diyenler var. Maçı üç dakika erteliyoruz, barları kapatıyoruz. İşte biz gazete küpürlerini okuyanların da yapabileceği bunlar, ee tabi birde yürüyoruz. Biz yürürüz, bu ülkede her şey için yürürüz. Bir gün meclise, bir gün askerlik şubesine, bir gün Taksim'e, bir gün Metris'e. 

Biz kurbanımızı erken kestik, şimdi kanını herkes alnına koyup, paylaşıyor. Farkındalar mı, barış için atılmayan her adım kanı bulaştıracaktır. Allah bize sabırlar versin. Hayat durdu. Kaddafi durdu. Ne oldu, iki gün önce olsaydı çok şey ifade ederdi belki, ama artık kana vahşete kulaklarımız, gözlerimiz o kadar kapalı ki. Yapmayın, dünyayı kışkırtmayın. Kışkırtmayın! 

İçinizde abisi, tanıdığı, akrabası askere giden vardır. Çok güvenli bir yerde bu zamandan geçtim. Aylar oldu ben telefonumu sesliye almadım, geçen gün nasıl çalıyordu diye düşündüm, hala zıplıyorum yerimden. İki gündür hep şunu düşündüm, dün 26, bugün daha fazla, yarın  daha, ne onların telefonu ne de ailelerinki onlar tarafından çalmayacak. 

Birde bugün kardeşim babam için "babam sakin adamdı abla, yapmazdı öyle şey dedi". Soramadım nereden biliyorsun diye.  
Ben birde geriye kalan çocukları düşündüm..

11 Ekim 2011 Salı

Hepimiz kumandalı atletli erkeğiz!

Belki apolitik bir nesiliz.
Belki politikadan,sağdan,soldan,değerlerden hiçbir şey anlamıyoruz.
Belki kendi rahatımız yerindeyse dünya yansa umurumuzda değil. 
Belki gazetelerin önce spor(erkekler),sonra magazin(kadınlar) bölümlerini okuyoruz. 
Belki haberleri seyretmek yerine diziler başlayana kadar başka şeylerle zaman geçiriyoruz. 
Belki siyasi romanlar okumak,bakış açımızı genişletmek yerine aşk ve bilim-kurgu romanları okuyoruz. 
Belki belgesel seyretmek yerine 3 sezon dizi seyrediyoruz. 
Belki bir öğrenci okut, Somali'ye yardım et diyen kampanyalara aa ne güzel deyip, kafamızın arkasına atıyoruz.

Belki de biz biziz ve böyleyiz ama bu tepkisiz olduğumuz anlamına mı geliyor? 

Hayır, kadına şiddete, hukukun kaybolup gidişine, şikeye, yalan dolana, Ergenekon'a, Balyoz'a, teröre, dağdakine, sınırdakine, hapistekine, telefonun başındakine, o kırmızı koltuklarında oturanlara, cenazesini taşıyana da, 7 kişiye mezar olan o banyoya, Wall Street'e, kapitaliste, komuniste, sağa, sola, liberale, muhafazakara tepkimiz var. 

Hala dinlemeyenler Rutkay Aziz'in Altın Portakal'daki konuşmasını lütfen dinlesinler. Bu sene festival hem kadın teması ile yola başladı hem de 80 darbesi nedeniyle yarışma şansı dahi bulamayan filmler, yönetmenler, oyuncular ödüllerine kavuştular. Olması gereken oldu kısacası. Biz biraz o zamanki farkındalıkların özlemini çekenler duygulanmışlardır. 

Sanki dırdır yapan bir kadın var sürekli, biz de karşısında atletiyle oturan bir erkek, ne onu ne insanlığını, ne derdini duyuyor, umursuyoruz. O kadın arada çok önemli şeyler söylüyor, kulaklarınızı azıcık açın, çok değil. Ben ölüyorum, o yanıyor, onun karısı öldü, o tutuklu diyor. Duyuyor musunuz?

2 Ekim 2011 Pazar

Sunday and My Red Pants.. Happily EVER after


En çok pazarları severim eskiden beri. Bir de hayattan keyif alarak yaşamayı, hep gülümsetecek şeyler yapmayı, bir de birini.. 


Pazar olunca evde kahvaltı yapmayacaksın. Atmak lazım kendini sokaklara, Hele bir de akşamdan kalınmışsa. Ben Avrupalı'yım, böyle dediysem Avrupa yakası demek istedim. Bebek'e, Kuruçeşme'ye inmek lazım, Hisar'a uzanmak Kale'leri feth etmek lazım, üstüne biraz da Nar yemeli, ağzımızı Sade Kahve'nin yanında Lokma ile tatlandırmak lazım.. Eğer sabahtan kalmışsanız Sütiş'te insanlıktan çıkmalı..


Ben aile pazarı sebebiyle daha sakin bir yer seçtim, Bebek Happily Ever After. Hem de istediğim denize nazır masayı da kaptık, arkadan da hafif esinti geliyordu, kahvaltım pek bir güzel oldu. Sonraki sahil yürüyüşümde eğer Hisar'a doğru gitmeye karar verseydim başıma neler geleceğini de gördüm. Aman dikkat! Bir de sahilde yolda yürürken Dilek'in ayakkabısını çalmış bir kız gördüm. Hani şu önü saks mavisi, siyah olanlar ;) 
Annemin bu benim kızım mı bakışları altında somonlu pancake'i afiyetle mideye indirip, limonatamı yudumladım. Çok normal bir davranış mı, bence hayır. Ama üniversiteye başladığımdan beri ne zaman kendimi çok mutlu hissetsem içimde hep Happily Ever After'a gitmeli ve yemeliyim derim. Pahalı bir alışkanlık. 

Bu kadar neşeli bir günümde Leyla Zana'nın şu bilinç altı meselesine değinmeden edemeyeceğim. Üniversiteye hazırlanırken matematik hocam işlem hataları için, beyin yanlış yapmaz, kalem yanlış yapar derdi. Sayın Zana'da nasıl düşünüyor ve neye inanıyorsa onu söylemiştir. Eğer siz kaleme 1000 kerede bir artı ikinin 4 olduğunu söyleseniz o yine üç diyecektir. Rakamları, fazla olanı rastgele seçmedim. Bazı şeyler üzerine artık düşünmek lazım. Yoksa biz daha çok kundakta bebek, kundaktan araba, köyden öğretmen kaybederiz. Üç maymunu oynamanın, içimiz yanıyor demelerin alemi yok. Bu bize teğet geçer ekonomilere benzemez, terör bu ülkenin gündemi değil maalesef hayatı. Her gün yarın oluyor ama biz yine onu konuşuyoruz, ve bazıları için ise yarın olamıyor.. Birileri yarınları bekler, birileri hiç gelmeyecek yarınları. Dönerken Elif  Şafak'ın İskender'ini aldım. Arkasında "Attığımız her adım, yaptığımız her işte kendimizi yansıtırız." yazıyor. Onların dünyaya bırakmak istedikleri iz,imza gerçekten bu mu? Bir örgüt, bir kimlik ve bir siyasi partiyi birbirinden ayrı irdelemek lazım. Sanırım herkes artık kiminle muhatap olacağını biraz şaşırdı. Doğru adımlar atılmaz, uzlaşmacı yaklaşımlar sergilenmezse fatura hepsine birden çıkacak. Bu artık siyasi bir meselenin en üst kademesidir. Bakalım İsmet Paşa gibi masadan kalkanlar var mı bu zamanda da?

Neyse biz pazar neşemize geri dönelim. Çok uzun zamandır kendime bir kırmızı pantolon almak istiyordum sonunda başardım. Pazartesi günü olumlu olmak için kırmızı giymek gerekiyormuş, hani şu sendroma iyi gelir meselesi. Deneyelim bakalım. Ben kendisiyle çok mutluyum, sanırım ben de olumlu bir etkisi var. 
PS: Bacaklarım göründüğü kadar kalın değil, açıdan hepsi ;)


İçimizde küçüçük bir yerde sonsuza dek mutlu yaşayan bir yer vardır, hayat boyu onu bulmak için debeleşip dururuz. Neyse hüzün basmadan, günün anlam ve önemini ifade eden sözümüz araya girsin.. see ya