Fotoğraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fotoğraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2012 Cuma

Lazy Photographer










Uzun denilebilecek bir tatilde, makinam ancak dönüş yolunda havaalanında ortaya çıkıverdi. Bu tembellik niyeydi, neden canım istemedi, gerçekten bilmiyorum. Havaalanlarını sanırım seviyorum, belki de her gelişin bir gidiş, her gidişin bir geliş, her kaçışın bir son olduğunu bildiğimdendir, kim bilir? 

Bodrum'a yolunuz düşerse çarşı içinde tuvaller, taşlar, minik tahtalar üzerinde resmedilmiş, inanılmaz güzel atlar ya da dev narlar görürseniz, içeri girin ve onların mimarı ile sohbet edin. Keşke biraz daha zamanım olsa dedirten bir andı benim için.. 

Yavaş yavaş taşınıyorum, fotoğraflara bundan sonra ifthatifthis.tumblr.com'dan bakabilirsiniz. 

Bodrum Havaalanı
En sevdiğim kare için tıklayın.

İyi haftasonları..

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Deko, Dekor: "HOME SWEET HOME"

"Nasıl yaşamak istersin", "Nerede yaşamak istersin"den hep daha fazla sorulan bir sorudur. Ben nerede yaşayacağını biraz daha fazla düşünenlerdenim. Evim, evimin konumu, mobilyalar, mobilya-aksesuar uyumu, en başta da  evimin beni yansıtması çok önemli benim için. Hani üstüne başına bir şey alanlardan çok evine ıvır zıvır alanlar vardır ya, moda dergilerindense dekorasyon dergilerini almaya eğilimli olanlar, o benim buyrun. 

Resimdeki ev, Karadağ'ın Budva bölgesinden iç çekerek önünden geçtiğimiz şanslı insanların cenneti.. Mavi ahşap camları, muhteşem bahçesi, dev bir gölgelik olan palmiyeleriyle; daha ne ister insan? Ben bir şey istemezdim, gerçekten, görgüsüzlüğün manası yok. 

Montenegro
Çiçekten böcekten anlamamama rağmen bahçeli bir evde oturmak, güneşli bir evde yere kadar camları olan bir salondan dışarıya bakmak hep hayalim olmuştur. Soyak'ın Bahçem ya da benzeri bir adı olan projesini bu sebeple çok beğendim. Çok şehrin içi olmasada şehrin içinde yeşil fikri hep çekici gelmiştir. 

Küçüçük bir kadın olmama rağmen, sağa sola çarpma ihtimalim yüksektir, önce ferahlık ve az eşya ararım o yüzden, minimalistlikten kırılmak üzereyim, yüksek tavana anında tav olur, geri kalan her şeyi unutabilirim. 

En güzel fon kitaptır. Koca bir duvar kitaplarla dolu olsa, önündede çok ama çok rahat bir okuma koltuğu kendini bulmuş olsa, kim korkar okumaktan? 

Siz nasıl bir ev hayal ediyorsunuz? Yoksa hepsini bir kenara bırakıp, keşke sevdiğim içinde olsa, küçük bir biblonun, siyah bir sandalyenin ya da duvarın renginin ne önemi mi var diyorsunuz? 


1 Mayıs 2012 Salı

İçimde erken bir yaz havası var!

Yaz derken hani bu okulların tatil olduğu, sabah uyanmanın dahi bir nedene ihtiyaç duymadığı hafif sarhoş zamanlardan bahsediyorum. Pardon, çok değil bir ay sonra benim için yaz diye bir şey olmayacak değil mi? Arı dediğinin mevsimi yok, harıl, harı, har.. 

Üstümde minicik yazlık şort, suratımda aptal bir gülümsemeyle şezlong yerine yatağın üzerine tünemiş, deniz yerine masanın üstündeki okunacaklara bakıyorum. Anlayacağınız, ruhum yanlış fonun önünde poz  veriyor, biri arkaya bir güneş bir deniz bir de kaslı şeyler koyabilir mi? 

Uzun tatilller iyi değildir, nasıl mesafelerin erkeklerin ilişkilerini kötü etkilediği gibi, konsantrasyon kaybı, ilişki sözlüğüne göre arzulama problemine giden yoldur. Tatilin yurtiçi, yurtdışı cıvığını çıkardığım şu son 10 günde, sudan çıkmış balık gibi hissetmem tabiiki tesadüf değil, ama mesele yeğen, kendine nasıl tekrar çeki düzen vereceğin..

Soldan sağa; özet çıkaran çocuk, maç peşinde koşan çocuk, otobüste uyuyan kız, et yiyen adam, fotoğraf çeken kız, Old Town'da koşturan kız, bira içen çocuk..
Neşem gırla, ruh halim çorba gibi, gezi yazılarından ben bile baydım. Senaryo yazmakla uğraşırken düşünerek yazma fikrinden tiksindim, zorlu günlerdi. Karadağ'ı çok merak ederseniz, Kotor Körfezi yazın  ve beş dakika resimlere bakın. Ama ben sizin için bir fotoğraf koyabilirim, o kadar tembel olmanın manası yok, yoksa full tembel modunda çalışmaktayım. 

Yeri gelmişken, zaman yer mekan yemek içki, hepsi küçük bahane, asıl olan bunlar olurken yanında kimlerin olduğu. Komik bir şey olduğunda, ya da güzel bir manzarada bir tek sen ve onlar olabiliyorsa, kafanda hayaletler,seninle seyahate çıkan dertler,tasalar yoksa, senden mesudu yoktur. Bende öyle bir on gün geçirmenin verdiği sonsuz bahtiyarlıkla normal hayata adapte olamamakta pek de haksız sayılmam. 

Külkedisi eve dönmeden, işçinin ve emekçinin bayramı kutlu olsun. Ne mutlu benim gibi onlarla vakit geçirme fırsatı bulup, iki kelimenin belini kırabilenlere, önce neşelerine sonra sıkıntılarına ortak olabilenlere, bugün küçücük bir bayrakla da olsa o meydanda onların seslerine hoparlör olanlara.. Camları kıranlara bir sözüm yok, onlara baştan bayramı anlatmak lazım. 


Kültürlenmek istiyorum diyenler için, olurda giderim, fikrim olsun derseniz, buyrun Hırvatistan için maviye, Bosna Hersek için sarıya tıklayın.

28 Nisan 2012 Cumartesi

Kan ve Bal Ülkesi / Bosna Hersek

Daha yola çıkarken gerildiğimizi fark ediyorduk. Yaşlarımız müsait olduğu için hepimiz televizyonlardan Bosna savaşını hatırlıyorduk. Birde en sevdiğimiz dizi olan Sıcak Saatler'deki Süleyman Süleymanoğlu'nu. Hatırlar mısınız o Sedat'ın Bosna'da ateş altından kurtardığı çocuktu? 91-95 yılları arasında tüm coğrafya savaş ile hırpalanmış, hala da izlerini taşıyorlar, izleri geride bırakmak istiyorlar mı kocaman bir soru işareti. Boşnaklar, Sırplar, Hırvatlar herkes nasibini almış savaştan, ama bildiğimiz, duyduğumuz, Boşnaklar kendilerini korumaktan başka bir şey yapmamışlar, yapamamışlar. Kan ve Bal ülkesi mi, bana sorarsanız Bosna hala savaşın içindeymiş gibi gözüken, öyle hisseden bir ülke. Unutmuyorlar, olanları unutturmak da istemiyorlar. Anlatıcı doğru kelimeleri seçiyor, seri katliam ve tecavüzler.. Çok geç kalan Dünya'nın tepkisi ve müdahalesi ise hala bir yara..

Mostar Köprüsü'nün sonunda savaş sırasında profosyoneller tarafından çekilmiş fotoğrafların sergisi var, ücretli.
Haritaya göz atarsanız Bosna Hersek ve Hırvatistan arasında kalan küçük bir alan var. Önce Hırvatistan sınırından Bosna'ya, sonra tekrar Hırvatistan'a geçip, Bosna sınırına gelmeniz gerekiyor. Savaşı daha sınırdan fark ediyorsunuz, hem Hırvatistan hem de Bosna Hersek bayrağı yırtık ve kimse değiştirmeye bile tenezzül etmemiş. Oldukça uzun süren sınır işlemleri sizi yorabilir, hazırlıklı olun. Arada kalan bölge Bosna Hersek'e ait, Neum adında küçük bir kent. Bosna Hersek'te fiyatlar göreceli olarak daha uygun, sigara ve alkol alışverişlerinizi buradan yapabilirsiniz. 

Görünen bayrak Bosna Hersek'e ait.
Sınırdan sonra istikamet Mostar..Mostar (Türk) Köprüsü Bosna iç savaşı sırasında oldukça hasar görmüş ve yıkılmış, sonrasında Macar dalgıçlar tarafından nehirden çıkarılan orjinal taşlarla Unesco tarafından bir Türk Firma aracılığıyla yeniden inşa edilip ve törenle açılmış. Köprü Hırvat ve Müslüman kesimi birbirine bağlayıcı özelliğe sahip olduğu için, köprünün yıkımı ve ona yapılan saldırı, çok uluslu yapının reddedilmesinin resmi olarak kabul ediliyor. Köprünün her iki tarafında bir çok sayıda kafe ve restoran var ancak turist sayısını kaldırabilecek yeterlilikte değiller, özellikle yemek konusunda. Mostar'ı fotoğraflamak için bir caminin bahçesine giriyorsunuz, oradan görüntü muhteşem. Tabii, istemli ya da istemsiz olarak herkesin milliyetçilik damarı kabarıyor bu anlarda. 

Mostar Köprüsü
Kendilerine özgü yemekleri Boşnak köftesi ve önceden uyarıldığımız gibi porsiyonları gerçekten çok büyük. Boşnak köftesinin tadı tekirdağ köftesine benziyor ve oldukça lezzetli. Ama daha lezzetli olan şey baklavaları şüphesiz, mutlaka yiyin. Boşnaklar sabah gözlerini açtıkları gibi kahve içerlermiş, öyle şekerli falan da değil, sade ve birkaç bardak. Kahvelerini içelim dedik, sunumları hoş ama oldukça acı. 

Türkiye'yi yeni deyişle dinsiz bir neslin beklediği gibi, savaş sonrasında gençler antifaşizm savunucuları olmuşlar, şaşırtıcı değil değil mi?  
Bir sonraki durak Poçitel Türk Köyü. Burada yaşayan insanlar Müslümanlar ve sizinle türkçe konuşmaya çalışıyorlar. Sizi kağıttan yapılmış külahlardaki taze çilek, yaban mersini, ceviz ve incir ile karşılıyorlar. Kafannızı kaldırdığınızda solda cami minaresi, sağda ise kilise çanı görüyorsunuz. Bosna'da Müslümanlar bir cami yaptığında Hristiyanlar bir kilise inşa edermiş, ancak en son Hristiyanlar 25 metrelik bir haç dikmişler, heryerden görülebiliyor. Poçitel'de çok güzel bir külliye var, içinde yürümenizi tavsiye ederim. Bölgelerin tamamı Yugoslavya Birleşik Sosyalist Cumhuriyetleri'nden kopma olduğu için Yugoslav arabaları heryerde, o kadar küçük ve sevimlilerki. Emir Kusturica'yı ve filmlerini sevenler mutlaka gülümseyeceklerdir bu coğrafyalarda. Ama hatırlatmalıyım, onlar Emir Kusturica'yı hiç sevmiyorlar. 

Poçitel/ Yukarıdan Külliyenin görünümü..
Dediği gibi Bosnalılar ne savaşı unutmak ne de unutturmak istiyorlar, haklılar da. Kimse evlerine boya sürmemiş, o delikleri kapamaya çalışmamış, hepsi şarapnel izleriyle sizi şehre girdiğiniz andan itibaren saygıya davet ediyor. Adeta size, "biz bunu yaşadık, siz uzun süre sesimizi duymadınız, şimdi bakın" diyor. 

Yolda giderken dikkat ederseniz, yol kenarlarında irili ufaklı resimli mermer taşlar (anıt mezarlar) ve önlerinde saksılar içinde çiçekler göreceksiniz. Aileleri ve yakınları savaş ya da herhangi bir sebeple hayatını kaybeden sevdikleri için bu anıt mezarları yol kenarlarına diktirip, yıl dönümlerinde ziyaret ederek çiçek bırakıyorlarmış. O kadar çok görüyorsunuz ki, sanki şehir büyük bir anıt. Özellikle Mostar girişinde bir Boşnak bayrağı asılı, üzerinde beyaz  zambaklar var. Bu zambaklar her mevsime, koşula uyum sağlayabilen, zor zarar geren güçlü bir zambak türüymüş. Boşnakların yüzyıllardır farklı toplumlardan gördükleri zulümü oldukça iyi ifade eden bir simge. 

Savaşın yaralarından yorgun, ve ekonomik olarak gerçekten yardıma ihtiyaç duyan bir millet Bosna. Özellikle bu coğrafyanın heryerinde sosyalist rejimin yansımalarını hissediyorsunuz, bilhassa hizmet alanında. Güzel bir şehir değil, güncel tarihin en büyük yaralarından birini yerinde görmek için bile yolunuzu oradan geçirmeye değer, inanın bana. 

Bosna'da para birimi "Km", türk lirasına neredeyse denk, ve Hırvat parasıyla karıştırılabiliyor, aklınızda bulunsun. 

Bir önceki durak olan Hırvatistan ile ilgili yazıyı okumak isterseniz, buraya tıklayabilirsiniz

Bir sonraki yazı Dünya'nın en genç 3. Cunhuriyeti olan Karadağ üzerine olacak. 


Keyifli okumalar.. 

26 Nisan 2012 Perşembe

Balkanların Turizm Cenneti / Dubrovnik

Genelde Pegasus uçuyor, ama artık herhalde kalkış şeklinden bilmem ne kadar yılda kar ettiklerini bilmeyen yok.. Dubrovnik'e yaklaşırken çekilmiş bir kare..
23 Nisan pazartesiye gelmesiyle tatil için müthiş bir fırsattı. Bizde "Pis Yedili" olarak dört günlük kısa bir tatil planlamaktan geri duramadık. Birbirine sınır komşusu olan Bosna Hersek, Hırvatistan ve Karadağ birbirine hem benzer, hem de apayrı özelliklere sahip coğrafyalar. Çok yakın tarihte birbirleriyle savaşmış, bunun yaralarını hala taşıyan ve sarmaya çalışan toplumlar bunlar. 3 yazılık dizi olarak hepsini sizlere anlatmayaca çalışacağım. İlk durak genelde konaklama için tercih edilen Dubrovnik, yani Hırvatistan. 

Dubrovnik özellikle yaz ayları için bir turizm cenneti. Cennet dendiğinde aklınıza Antalya ya da Ege gibi plajlar gelmesin, Dalmaçya Kıyıları coğrafya gereği kayalık. Türkiye'den daha kuzeyde olduğu için hava İstanbul'a göre oldukça serindi özellikle geceleri. Hırvatistan'ın nüfusu ise İstanbul'dan daha az. Henüz sezon açılmadığı için mağazalar ve cafeler, buna publar dahil en geç 12'de, restoran mutfakları ise malesef 10'da kapanıyor. Bu şehirde biraz hızlı olmanız gerekiyor. Gece hayatı ise minimum düzeyde. Türkiye'de alışık olduğunuz hizmet kalitesini beklemeyin ve kendinizi buna hazırlayın, size tavsiyem.

Cavtat..
Havaalanı- Dubrovnik arasında, Cavtat'dan geçiyorsunuz, gerçek bir cennet. Orada mutlaka biraz daha fazla zaman geçirin. Mavisi ve yeşiliyle sizi kendine hayran bırakıyor. 

Old Town/ Yürümesi keyifli ve kolay alıştığınız bir yer..
Vaktinizi genelde Old Town dedikleri hediyelik mağazalarının, restoran ve kafelerin olduğu yerde geçirebilirsiniz. Eminim size İstiklal'i andıracaktır. İtalyanlar'dan Fransızlara, Osmanlı'ya kadar neredeyse yolu geçenin hüküm sürdüğü topraklar olduğu için kendilerine özgü bir mutfakları açıkcası yok. Heryerde pizza restoranı görmeniz mümkün, özellikle dilim pizzaları yemeğin göreceli olarak pahalı olduğu Dubrovnik'te, iyi bir çözüm. Her restoranda olan ve onlara özgü olan yemek "cevapcici" şeklinde yazılıyor, dana ve domuz kıyması karışık köfte. Çorba ve biftek türkçe ile hırvatçada aynı, sizi şaşırtabilir. Deniz ürünleri ile yapılan risotto ve spagettiyi tavsiye ederim ancak, çok sulu ya da soslu gelme ihtimali var. Size midye ve karides yemenizi önereceklerdir, midyeler tahmin edeceğiz üzere pilavlı değil, bu sebeple pek bir doyuruculuk taşımıyor. Karidesler ise ayıklanmamış olduğu için binbir zahmet sonrası patates kızartması sipariş edebilirsiniz. En çok tavsiye edilen restoran Mea Culpa, pizzasını deneyin. Mea Culpa'nın karşısındaki Silok'u şiddetle tavsiye ederim, aile işletmesi oldukları için inanılmaz güleryüzlüler. 

Sokak tabelaları en büyük yardımcınız, her sokak başında sokakta neler olduğunu görebiliyorsunuz..
Hırvatistan para birimi Kuna, 1 Euro yaklaşık 7-7,5 Kuna'ya denk geliyor. Menülere baktığınızda yemek fiyatlarında genelde 70-150 Kuna arası fiyatlar görüyorsunuz, ki inanın yemek ucuz değil. Ben iki akşam için çözümü 13 Kuna'ya çeyrek pizza dilimi yiyerek buldum. İngilizlerde onlara güzel bir hatıra bırakmışlar, masaların üzerinde sirke ve tuz olduğu için tüm restoranlarda ketçap ve mayonez paralı ve ayrı ayrı 8 Kuna ödemeniz gerekiyor. Birçok su markası var, ancak genelde deniz kokuyor, ve birçok ülke gibi bira daha ucuz olduğu için tüm gün bira içiyorsunuz. Hırvat birası çok güzel bir bira, karşınıza Heineken çıkacaktır ama siz yerel biralarını tercih edin, fiyatlar 20-25 Kuna civarında. 

Daha az rüzgarın olduğu bir zaman surlarda dolaşmak hem spor ve hem de keyifli bir zaman olacaktır..
Havanın güzel olduğu zaman, bizde malesef çok rüzgar vardı, teleferik ile Napolyon'un kalesine çıkın, kuşattığında oradan şehre bakarmış. Eminim manzara çok güzeldir. Şu anda tadilat var ama yaklaşık 1500 basamak çıkarak surların tepesinde mutlaka yürüyün, Old Town'ın girişinde hemen merdivenleri göreceksiniz. Dubrovnik panoramik olarak çok güzel bir şehir, fotoğraf tutkunları özellikle bu fırsatı değerlendirmeliler. Genelde etrafında 3 ya da 4 tane cruz gemisinin olduğu Tudjman köprüsü fotoğraf çekmek için güzel bir durak. Köprü 2000'li yıllarında başında yapıldığı için modern bir mimariye sahip. 

Dr. F. Tudjman Köprüsü ve hergün değişen Cruzları..
Benzin ülkemize göre yarı fiyatına olmasına rağmen, taksi fiyatları iki katı, bunu taksiler arasında Mercedes'i de görünce anlıyorsunuz. Otobüsleri çok güzel ve 10 Kuna'ya şehir merkezine en fazla 15 dakikada ulaşabiliyorsunuz, taksiden uzak durmaya çalışın, ama restoranların kapandığı gibi son otobüs de 12'de kalkıyor. 

Özellikle 6 numaralı otobüs şehir merkezinden birçok tur otelinin önünden geçip şehir merkezine gidiyor.

Hırvatistan ciddi bir deprem kuşağının üstünde yer alıp, en çok yağış alan bölgelerden biri olduğu için, ilk gece depremle tanıştık, ikinci ve üçüncü günümüzde yer yer yağmur vardı. Mayıs ayı daha ideal bir tatil olabilir, ancak temmuz ağustos aylarında çok sıcak oluyormuş. 3 yıldızlı otellerden korkmayın, gerçekten hizmet kaliteleri 3 yıldızdan daha fazla, ancak malesef otellerinde barları 10'da kapanıyor, çay bile içemiyorsunuz. 

Doğası çok güzel olan ve korunmuş bir yere gittiğinizi asla aklınızdan çıkarmayın, doğa da buna izin vermiyor zaten..
Hırvatlar boy ortalaması en uzun olan milletlerden biri. Beyler belirtmeliyim, havaalanında uçağın kanadının altında duran kadın bile çok güzeldi. Bayanlar, en az 5 erkek için bunu Türkiye'ye götürmem mümkün mü demiş olabilirim. Genel olarak güzel, bakımlı, iyi giyimli ve güleryüzlü insanlar. Ben Avrupa erkeklerini sevdiğim için hem onlar hem de ben bayağı mutluyduk aslında. 

Fotoğraflar: Merve'nin kamerasından. Daha fazla fotoğraf için tıklayın

25 Mart 2012 Pazar

Geldiği değil de gittiği gün hatırlanır hep..

Siyah-beyaz fotoğraflarımdan sıkılanlar için küçük bir hediye sayılabilir bence..


Kendileri evimin ilk canlı çiçeği olurlar, o yüzden pek bir özel ve güzeller benim için. Ne zamandır baharı kendime hatırlatmak için istiyordum, ama bir türlü alamamıştım. Ablam sabah kahvaltısına elinde çiçeklerle gelince çok sevindim. Evde çiçek fikrine çok sıcak bakan bir insan olmadım hiç, taki geçen yıla kadar. Özel bir gün için benim çok sevdiğim kırmızı çiçek eve geldi, ve onun bir köşede durması değil de bana arkadaşlık etmesi gerekiyordu aslında. Hergün sulandı, eve gelemeyeceğim zaman banyoya hem hava alsın, hem de güneş gelsin diye transfer edildi. Arada daha da bol hava almak için mutfak ziyaretlerini de söylemem lazım. Önce her yaprağı döküldüğünde bir kitabın arasına koydum, sonra dökülen tomurcuklarını tekrar toprağına gömdüm. Bir kere çöp poşetini bile gördü, bir saat sonra kapıdan içeri aldım, ağlıyordum, ya gitseydi?


Benim çiçeklerle konuşma durumum o zamana dayanır. Evden taşınırken onu attım, eğer bir gün o solarsa, son tomurcuk da düşerse çok sevdiğim bir şeyin biteceğini düşünüyordum, benim için bizim ömrümüz onun ömrü kadardı, hepimiz sona geldik. Hala o çiçekten gördüğümde geldiği günü değil de gittiği günü hatırlıyorum evden. 10 çöp poşetinin birinde o da vardı, en sevdiğim, son 10 ayımın en kadim dostu. İlk o zaman anladım insanlar çiçekleri neden sever, neden bakar çocuk gibi?


Çiçek benim sevgilimdi. Belki başkası için özlediği bir dost, kızı, oğlu, annesi..
Bu seferki çiçek sadece bahar kutlaması ve onunla beraber gelen güzel ne varsa, ben hazırım, bekliyorum deme şeklim..


Bol çiçekli pazarlar..

3 Mart 2012 Cumartesi

People Create Reasons.

Best snow ever. Human can used to or learn to love anything. I never love snow so much, until this year. Now, I'm smiling when I see from window, cause I know that I can fall down, but it is not gonna hurt me. I'll will continue to walk on my way and it will continue to bring its colours, happiness to my life. We can love anything or anybody which we don't love before, what we need is just a good reason. People create reasons. 

2 Mart 2012 Cuma

Şişenin Dibi, Bahtımın Karası Olsun Bari

Ben dedim önce ufaklık, sonra baktım koca adam. Yine benden habersiz. Ben sadece yürüyorum, ve bir yerde onu görüyorum. O beni görmeden gülümsüyor. İnsanlar bir tek fotoğrafları çekilirken gülümsemezler, gülme taklidi yaparlar. O bilmiyor beni. Hava çok soğuk aslında. Babadan kalmadır olta, hatta belki o evdedir, geleneği o devam ettiriyordur. Hepimizden mutludur kesin, balık tutmak Kant'ı anlamak gibidir zaten, ya tutarsın, ya tutamazsın hayat boyu. İşte o zaman denizdeki balıklardan biri olursun. Son birkaç saattir bir hıçkırık var boğazımda, çoğu haftanın yorgunluğundan, uzun yapılacaklar listesinden, sosyalleşmenin omzumda bıraktığı ağırlıktan. Çok özledim ben, şişenin dibinden yukarıya bakıyorum, her yer bulanık, gürültülü, ama çok yabancı, neredeyim ben? Kim o fotoğraftaki? Bu çocuk kim? Hoca hangi düdükle beni kenara çekeceksin? Yoruldum, sakatım, bir işine yaramıyorum, kes ipimi, oynatma artık kukla gibi. Bir şeyler yazmam lazım, bir senaryo ama düşünemiyorum bile. Kendinizi anlatın! Peki anlatayım o zaman. Ben çok kırgınım, çok yaralı, çok kan kaybetmiş, bir daha iyileşmeyeceğini hatta öleceğini bilen bir hastayım, ne yapmam lazım? Ya da ben hayatı bir tarafına bile takmayan, süreli süresiz zevkler üzerine ihtisas yapmış, oyuna 3-0 önde başlayan, seçilmişler meclisinin bir üyesiyim. O da olmadıysa düpedüz insanım be kardeşim, senin gibi? Hoş sen nesin bilmiyorum ya? Görsem sever miyim seni? Dur, bir dakika saçmalama limitinin kırmızı ışığı gözümü alıyor, susmam lazım, hatta gitmem, seninle konuşamam. Gülümsemem lazım.. Hatta hayatı halaya almam lazım.. Şişenin dibi, kara bahtımın cilvesi olsun bari..

26 Şubat 2012 Pazar

Karaköy/ Van Gogh Alive/ Pilot Galeri/ Bu kız gezdi bu cumartesi! Fotoğraflarla bildiriyor!

Nasıl o kadar uzaktan onu gözüm seçti bilmiyorum, Karaköy'de yüksek katlı bir apartmanda camdan dışarı bakıyordu, bana da çekmesi kaldı, kim bir karton eşeği bu kadar estetik koyar ki? 
Türkiye'nin en estetik otoparkı. Durup, mimari bir yapıyı izliyormuşcasına bir süre bakabilirsiniz. Ve altında Namlı Gourmet. Haftasonu özellikle içeride yer bulmak istiyorsanız acele etmeniz lazım.
Van Gogh ALIVE/ Henüz görme şansı olamayanlar kaçırmamalısınız. Yer: Antrepo, İstanbul Modern'in tam yanı. Yoğun bir ilgi var, sabah saatlerini tercih etmeye çalışın. Bütün duvarlarda, kolonların çevresinde, ve yatay perdelerin üstünde, aynı anda benzer temalı ya da aynı Van Gogh eserlerini etrafınızda dönerek görebiliyorsunuz. Hep keşke tavanda da olsaydı dedim, çünkü her yanınızda olduğu ve yere oturarak akışı seyrettiğiniz için gayri ihtiyari arkaya doğru uzanıp yukarı bakmak istiyorsunuz. Resimdeki hanımefendi ve beyefendiyi tanımıyorum, ama sizce de doğru yerlerde durmuyorlar mı? Teşekkür ederim.
Şu anda İstanbul'da aynı anda Van Gogh, Dali ve Rembrandt sergileri var, tam anlamıyla İstanbullular sergilere doydular. Dali, hemen Van Gogh'un karşısında Tophane-i Amire'de. Genel eğilim bu ikisini sırayla gezmek ama Rembrandt'ı göreceğim diyorsanız yolunuz Sabancı Müzesi'ne düşmeli.
Ben neden bilmiyorum tren raylarını çok severim, bu eseri her yeri kapladığında nefesim kesildi. Arkada Fahir Atakoğlu..
Bir sonraki rotam, Pilot Galeri. Sıraselviler Caddesi, 83/2. Sergi: Consequences are no coincidence.  Kapıda kuzenimin küçük adamı/small man karşılıyor beni. 
Eserin adı yanılmıyorsam hepimiz bir gemideyiz. İki ayrı ekranda görüntüler akıyor. Aşağıda koşan atlar. Üstte ise su sişesi üretiminden, hormonlu tavuklara, insan bedeninin ilaç deposu haline dönüşmesine kadar bir çok noktanın tasviri akıyor.

Dali sergisine beklenilecek gibi olmayan sırasından dolayı giremedim ama Sabancı Müzesi'ne geldiğinde görme fırsatım olmuştu, eğer görmek isterseniz Biletix'den biletinizi alıp gittiğinizde sanırım o sırada beklemeden içeri girebiliyorsunuz. 

"Grown-ups never understand anything on their own, and it's a nuisance for children to have to keep explaining things over and over again."  The Little Prince

11 Şubat 2012 Cumartesi

Fotoğrafla sinema birbirine aşık olursa..

Şu an hala izliyorum.. Siyah Beyaz..

Fotoğraf gibi film çekmek ne demek? 

Her şeyin sağa sola yaslanmış ya da ortalanmış, benim birazdan birini seçmek zorunda olduğum gibi, ya da karenin ya solunda büyük bir ağaç, ya sağında, ya iki tarafında küçük ağaçlar, kim bilir, ama kimsenin parmakları bile kareden çıkmamış olsun..

Hiçbir anlamı olmadan sadece ışığı, ya da renkleri güzel diye üç saniye pencereye bakmak, ya da kadını arkasından görmek ki, diğer iki adamın açısı o kadar güzel ki, kadının saçları zaten fon..

Ya da annem kavga ederken görüntü dondu galiba desin. Çünkü onlar duruyorlar, ufak dudak hareketleri sadece, o hareketsizlik aslında onların kavga sırasındaki duruşları..

Hani bir mekana girdiğinde refleks olan, ya da bir grubu gördüğünde bir açı vardır ya, bu işten hiç anlamayan bile o yakınlıkta, o açıdan çeker, eğer film o karelerden bir araya getirilmişse, sinema fotoğrafa bayağı tutulmuş demektir. 

Filme dansıyla renk katan Kerem Güneş, merhaba..

4 Şubat 2012 Cumartesi

Anneanne Koltuğu, o ne?

Solda gördüğünüz sandalye/koltuk dediğimiz şey anneannem ve dedeme ait. Dün akşamdan beri düşünmeme rağmen onların evinden nerede durduğunu bulamadım, ama bildiğim üstünde ne kadar çok fotoğrafımın olduğu. Şimdi kuzenimin evinde duruyorlar, evet onlardan iki tane var. Eskiden üstlerinde beyaz bir örtü vardı, altından çıkan bu kılıf retro tanımına cuk oturuyor. Sağda daha yakın ve daha aydınlık bir fotoğraf daha var. Ve bilmek isteyenler için lamba İkea. 

"Living with memories is always a choice, you can live with hopeless future or unhappy present; but someone always chooses amazing, funny and happy memories. This is me."

Dün gece iki kere düşen makinem hala çalışıyor :) Ama çalışmasaydı kendisinin yerini Leica ile doldurmak kadar çekici teklifler vardı. Bilenler için bende kendisine kızgınım. 

Today is a good day, be good you too. 

29 Ocak 2012 Pazar

Küçük Adamlar-İki kare fotoğraf

Ünye Kale'sine giderken bize yol gösteriyor, ama çaktırmadan bana poz da vermiş..

Bu sefer kaleden dönüyoruz, bizden başka kimse yok o emin adımlarla kaleye gidiyor, beni yine farkında..

14 Ocak 2012 Cumartesi

Kar, köpek, Sovyet

Camdan baktığımda bazen kendimi Sovyet Rusyası'nda hissediyorum. Bu senenin ilk karı, beni mutsuz etmiyor ilk kez, nedeni bilmem..Şu an daha da şiddetli..Köpekler üşümüyordur değil mi?

30 Ekim 2011 Pazar

As we did! Photos!

You can ask why always these are black and white? I don't really know. Colors make somethings beautiful, somethings characterless. This is my opinion. Especially, for portraits, I wanna see lines of face. One day, I will send photos of these people which I didn't want permission to take their photos. Thank you.





Bu amcayı izlememe rağmen okeyi aldık :)