Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2012 Salı

Beyaz Perdede Monroe..

26 Şubat'a çok az bir zaman kaldı. The Artist, Golden Globe'da ortaya koyduğu ağırlığı Oscar'da da gösterecek gibi duruyor. Hollywood'da bir fransız.. Konumuz Monroe, ama öncesinde şimdiye kadar izlediğim adaylardan küçük notlarımı paylaşmak istiyorum.

Brad Pitt, Moneyball'da en iyi oyunculuklarından birini çıkarmış. 

The Help, başrolden figüranlara çok başarılı oyunculuklar ve can yakmayan bir anlatım. Amerikalılar iki kere seyretmeli. 

The Tree of Life, Sean Penn'i gördüğüm ilk sahnede kapadım. Çok sakin, ve kesinlikle iyi bir başlangıca sahip değil, bir şans daha verir miyim bilmiyorum. 

Midnight in Paris, ben Woody Allen'a aşığım, ne diyebilirim ki. Ama dürüst olmalıyım, eğer Oscar'ın aşina olduğumuz bir geleneği varsa, hep beraber söyleyelim: "Oscar goes to "The Artist"."

Ve son olarak Rooney Mara, nam-ı değer ejderha dövmeli kız. Geçen yıl Natalie Portman'ı gururlandıran heykelciği, Mara ondan daha fazla hak ediyor şüphesiz. Bence bu yılın en ateşli kategorisinde. Meryl Streep, Marilyn Monroe, Viola Davis. Bu kadınlardan hangisi o heykelciği eline alırsa, diğerlerinin de en az onun kadar hak ettiğini bilmekle kalmayıp, o kürsüden hepimize söyleyecekler. 

My Week with Marilyn: Kimse Michelle Williams'tan daha iyi bir Marilyn olamazdı. İki gün önce Mad Men'de Marilyn'in öldüğü gün vardı ve bütün o sekreter kızların buna gösterdiği tepki. Marilyn sevgiye doymayan kadın.. Marilyn bir tanrıça.. Marilyn kalp kıran kadın.. Film boyunca biz seni çok seviyoruz demek istiyorsunuz, gözünüz İngiltere'nin güzelliklerine kaysada, sarışın sizi bir bakışıyla ele geçiriyor. Eddie Redmayne'e büyük bir alkış gerekiyor, bakışları ve dudakları ile oynayan adam. Filmde beni şaşırtan ilk kez Marilyn ile ilgili bir filmde Stanislavski yöntemine bu kadar yer verilmesi. Bu yöntem psiko-realistik oyunculuk ya da method oyunculuk diye de bilinir. Sahne üzerinde ruhun yaşatılmasını esas alır, oyuncu ve eğitmen karakteri gerçekçi bulmalı, ona inanmalı ki, içine girebilsin ve karakteri yansıtarak ona hayat versin. Işık gibi düşünülür, aktör eğer içinde o renkten barındırıyorsa karakterdeki o rengi kameraya yansıtabilir. Bu nedenle de benzerliklere ihtiyaç duyar. Filmin bir diğer vurgusu ise iyi bir oyuncu olmak ve iyi bir star olmak üzerine. Marilyn kuşkusuz o dönemin en parlak yıldızı. 

" Why are the people I love always leaving me 




11 Şubat 2012 Cumartesi

Fotoğrafla sinema birbirine aşık olursa..

Şu an hala izliyorum.. Siyah Beyaz..

Fotoğraf gibi film çekmek ne demek? 

Her şeyin sağa sola yaslanmış ya da ortalanmış, benim birazdan birini seçmek zorunda olduğum gibi, ya da karenin ya solunda büyük bir ağaç, ya sağında, ya iki tarafında küçük ağaçlar, kim bilir, ama kimsenin parmakları bile kareden çıkmamış olsun..

Hiçbir anlamı olmadan sadece ışığı, ya da renkleri güzel diye üç saniye pencereye bakmak, ya da kadını arkasından görmek ki, diğer iki adamın açısı o kadar güzel ki, kadının saçları zaten fon..

Ya da annem kavga ederken görüntü dondu galiba desin. Çünkü onlar duruyorlar, ufak dudak hareketleri sadece, o hareketsizlik aslında onların kavga sırasındaki duruşları..

Hani bir mekana girdiğinde refleks olan, ya da bir grubu gördüğünde bir açı vardır ya, bu işten hiç anlamayan bile o yakınlıkta, o açıdan çeker, eğer film o karelerden bir araya getirilmişse, sinema fotoğrafa bayağı tutulmuş demektir. 

Filme dansıyla renk katan Kerem Güneş, merhaba..

5 Ocak 2012 Perşembe

Pedro Almodovar- The Skin I live in

Benim ilk tanışmam Almodovar ile. Belli ki geç kalmışım. Dün bir arkadaşıma filmi anlatırken, hani Antonio Banderas'ın filmi diye anlattım, sen ne diyorsun boşver onu, bu bir Almodovar filmi diyerek azarı yedim. İspanyol yönetmen ve senaryo yazarını belki "Annem Hakkında Herşey" ve "Kırık Kucaklaşmalar"dan hatırlarsınız. Ama daha fazla tanımak isteyenler için lütfen buraya tıklayın.

Çok fazla karakterin ya da karmaşık olayların olduğu bir film beklentisine girmemenizi tavsiye ederim. Sakinliğiyle gerilimi sağlayan bir filmden bahsediyoruz. Hem Antonio Banderas hem de Elena Anaya çok iyi oyunculuklar çıkarmışlar ortaya. Dürüst olmak gerekirse ben Banderas'ın oyunculuğunu sanırım ilk kez izleme fırsatı buldum, Desperado ve Bandidas'ları bir kenara bırakırsak tabii. 

Gözlerden uzak bir ev, bir ev çalışanı, kapılar ardında kilitli bir kadın ve bir estetik cerrah. Benim gibi Nip/Tuck hayranı biri için kaçırılmayacak bir filmdi. Filmin ikinci yarısının daha tempolu olduğunu ve senaryonun eteğindeki taşların o zaman dökülmeye başladığını söyleyebilirim. Fark ediyoruz ki, herkesin aslında sırları varmış. Film bittiğinde biz hepsini öğrenmiş olsak da, karakterler bizim kadar şanslı değiller. 

İlk sahneden sonuna kadar, spoiler okumamış izleyiciler, bizim gibi kafalarında en az 4 senaryo ve son yaratabilirler film süresince. Açıkcası Hıncal Uluç'a burada katılmak zorundayım ki, ben o kadar kolay anlaşılabildiğini de düşünmüyorum. Evet, yönetmen bir başyapıt yaratmış! Özellikle bir filmden çıktıktan sonra bir saat boyunca soracağın bir çanta dolusu "neden" sorusu varsa, bu iyi bir iştir. 

Hipokrat yeminine gelince biz hala saygı duymaya devam edelim ama bu filmde bundan pek bahsedemiyoruz sanırım. Aşk bir adama en fazla elindeki imkanlarla ne yaptırabilir? Tecavüzün en ağır suçu nedir? Bu soruların cevapları sizde, ama ben bu filmi kaçırmayın diyorum. Ben Elena'yı biraz Audrey Tautou'ya benzettim ve duruluğunu çok sevdim, bunu da söylemeden geçemeyeceğim. Çekimlere ve mekanlara bayıldım. Film kendini her karede çok iyi ifade ediyor, dikkatiniz dağılmasına bir an bile izin vermiyordu.

İyi Seyirler.. 

Bur arada, The Iron Lady'nin fragmanını gördüm, en tatlı Margaret Thatcher olmuş Meryl Streep..


Ps: Yeni yıla iki yazıyla başlamak hızlı oldu farkındayım ama hoş geldiniz tekrar..

21 Aralık 2011 Çarşamba

Everybody says I love you !

If he/she loves you, this is really good reason to love him/her!

Önce Annie Hall, sonra tekrar Vicky Cristina Barcelona, 5 kez Everybody Says I love You, Everyting You Always Wanted to Know About Sex, Match Point, şimdi Midnight in Paris. Woody Allen'dan sıkılınır mı? Hayır, liste çok uzun, daha görülmesi gereken onlarca film var. 

Woody Allen bana sorarsanız 3 Oscar, 88 ödül, 101 adaylığın yanı sıra modern zamanların belki de tek filozofu. 76 yaşında hala üretmeye devam eden bir makine. Zamana, akla, aşka ve sorulara saygı duruşunda bulunan bir yazar. 

Woody Allen karakterleri çok çeşitli olmak isteseler de olamazlar. Hep toplumun bir adım ilerisinden, dönüp onları seyredip, kendilerinin onlarla neden aynı yerde durmadığını sorgularlar. Her gün göreceğiniz tipler olmamakla, farklı, hatta topluma zor uyum sağlayan, ama hiçbir zaman dışlanmamış ya da toplumdan atılmamış, aksine bir parçası olma şansını yakalayıp, kendilerini ifade edecek ortamı bulmuşlardır. Bu yüzden filmleri hep yalnız olma korkusu ve Allen'ın bakış açısının renkliliğinin yarattığı eğlence hisleri arasındaki kavga gibidir. Terkedilirsin ya da beklemediğin bir anda sevilirsin, hiçbiri sürpriz değildir karakter için ama bir travmaya dönüşür, sevmenin doğallığı ve gerekliliği kadar bağlanmanın şeytaniliği ve korkusu aynı cümlelerde, mimiklerde yer bulur kendine. 

Woody Allen'ı izlemek bir karmaşa, cümleleri çıkmaz sokak olsa da, bir yer vardır ki, sen onu anlarsın ve nedense hep onun yanında olursun, hatta haklı bulur, bir de hayran olursun. Midnight in Paris'te Wilson mükemmel bir karakter. Hayalleri, istekleri, bakış açısı farklı ama toplumun içinde belli bir uyumla hayatta kalmayı başarıyor. Ve ona saygı duyuyorlar, her zaman anlıyorlar mı hayır ama takdirlerini yer yer kazanmayı başarıyor. Allen filmlerinde bu karakterler hep var. Belki de kendini gördüğü hali perdeye yansıtıyor. 

Okuyor, okuyor, tecrübelerini her cümleye sığdırıyor, ve bir tarih yazıyor, tarih oluyor. 

Woody Allen yaşayan bir efsane, ve kuşkusuz o olmak çok eğlenceli bir şey olmalı, ve zavallı bizler sadece kısıtlı sürelerde o eğlencenin bir parçası olabiliyoruz. 

Woody Allen ve daha fazlası için lütfen buraya basın.

13 Aralık 2011 Salı

Bana Yalan Söyle, lütfen !

Müzik ve Cem'in ilham kaynaklarından oluşan bir öğle yemeği..


Tanışma: The Invention of Lying


Devir malum, dönüp insanlara hiç yalan söyledin mi diye soramıyorsun, en masum haliyle beyaz yalanlara ne kadar sıklıkla başvurursunuz iyi bir başlangıç. Keşke adım ölçer gibi, sizin yalan söyleyip söylemediğinizi değil de günde ne kadar yalan söylediğinizi ölçebilen bir alet olsa ve biz doğrunun aslında nesli tükenmekte olan sevimli kuşumuz olduğu gerçeğiyle masaya oturup güzel  bir veda konuşması yapsak. Doydun mu, hayır, rujum yakışmış mı, hayır, o filmi seyrettin mi, hayır, benimle bir ilişki istiyor musun, hayır, bugün keyfini bozan bir şey oldu mu, hayır, şu an onu öldürmek istiyor musun, hayır. Zahmet olmazsa tüm hayırları bir evet yapabilir miyiz? Gün içinde o kadar çok diyaloğa maruz kalıyoruz ki, bazen istemeden herhangi bir cevap ağzımızdan fırlayıveriyor. Şimdi ne olacak, biz bu yalanımız yüzünden yargılanacak mıyız? Tabii ki hayır, iki yalan bir doğru ederse, söyle bir tane daha, zamanla sen bile inanırsın. 

Beyaz, siyah, kırmızı, pembe, cırtlak mor.. Ee şimdi ben futbola aşığım desem, ne malum şikeci demeyecekleri, en iyisi ben futboldan hiç mi hiç anlamayan, Marx'ı hiç okumamış, hatta hiç aşık olmamış, pilavı da zeytinyağlı yiyen bir kız olabilirim. Sadece sorular ve cevaplar. 

The Invention of Lying duyduğuma göre, kimsenin yalanın varlığından haberinin olmadığı bir dönemde yerde biten bir çakalın yalanı ve tatlı meyvelerini keşfetmesini anlatıyormuş. Yapılacaklar listemde yerini aldı ancak size bir dipnot vereyim filmi izlemeden: Yalanın icadının sonunda din ortaya çıkıyormuş. 

Sizi tanıyor muyum? 

9 Aralık 2011 Cuma

"Yangın Var" koşun komşilar!!

Sıcacık bir insan hikayesi. İki uçtan. Biri Diyarbakırlı itfaiye müdiresi, diğeri Artvin doğumlu Trabzonlu itfaiye şoförü. İki belediye başkanı, hibe edilmiş bir kamyon. Çayırbağ'ın sesi ta Diyarbakır'dan duyulmuş, tek amaç ülkenin yangınlarını söndürmek. 

Yangının izlemeye başladıktan bir süre sonra metafor olduğunu fark ediyorsunuz. Ülkenin farklı yerlerinde dertler var, aslında biraz da ortaklar ama söndürmeye kimsenin gücü yetmiyor. Bir de öğreniyoruz ki, yağmur yangını daha da kötü bir hale getirirmiş. Diyarbakır'da Kürtçe, Artvin'de gürcüce konuşuyor neredeyse herkes. Sonra ee ben bir şey anlamıyorum diye sinirleniyorlar. Derdimiz de bu değil mi, orta yolu bulmak, anlaşabilmek. Altı çizilerek, espri şapkası altında şive diyorlar bu iki dile. Şivenin Türkçe'de ne demek olduğunu bilirseniz sizi gerçekten gülümsetir. 


Çocuk tüm masumluğuyla bizim oralarda birinci sınıfa öğretmene bakmaca yılı denir diyor ve kardeşlerinin neden Türkçe bilmediğini anlatıyor Koşman'a. "Yangın Var"ın tasası derdi yok, o kadar sıcak, o kadar bizlerden ve içten ki, Hatay'da bana neden "hello" dediklerini bir kez daha anladım çocukların. Türk filmlerini elimden geldiğince izlemeye çalışırım ama açıkça söylemeliyim ki yıllardır beni bu kadar mutlu salondan ayıranı olmamıştı. 

Ağlatmayan bir film olduğu yazılmıştı ancak ben iki yerde kendimi tutamadım. Biri Ahmet Kaya'nın o güzel şarkısı, dinlemeyeli çok olmuş fark etmeden, diğeri ise Artvin'deki gelin türküsü. İkisi de o kadar içe işliyordu ki, elde değildi tepkisiz kalmak. 

Daha bugün vizyona girdiği için daha fazla yorumda bulunmayacağım, size haksızlık etmeyeyim. İtfaiye size ne ifade ediyor bilmiyorum ama bu film için öyle bir hikaye malzemesi olmuş ki. Beyaz perdede ne zamandır güldüren Ege hikayelerini seyretmeye bir ölçüde maruz bırakılırken, bana bu film çok iyi geldi, ve güldüğüm her sahnede içten kahkahalar attım, tabii bu sırada salonda yalnız olmamın yardımı olmadı diyemem. 

Filmde Selvi Boylum Al Yazmalım'a bir saygı duruşu var. Ben kendi adıma, beyaz perdede insanı en saf olduğu haliyle izlemeyi çok özlemiştim, her karakter o kadar gerçekti ve perdeden uzanıp senin elini tutuyordu ki, ben buna film diyorum. Teşekkür ederiz. 

Aklımda tek bir dize var.

"Acı çekmek özgürlükse özgürüz ikimizde." Aylardır kendimi ifade etmek için neredeyse kitap yazdım, buymuş aradığım. Sağol üstat. 


7 Aralık 2011 Çarşamba

"Dedemin İnsanlarını" okuyabilmek?

Elimize aldığımız her kitap, izlediğimiz her film üzerine bir okuma yaparız. Tabii oturup okuyamayız ama onu kendi penceremizden yorumlarız. Bu yüzdendir ki, herkes farklı bir yönden okuma yapabilir ve o mesajı kendine saklar. Mesela, herkesin gülüp eğlendiği şarkılar söylediği bir opera üzerine kapitalist düzen eleştirisi okuması yapabilir, yeni metaforlar adlandırabilir, farklı sonlar yazabilirsiniz. 

Dedemin İnsanları farklı motivasyonlarla, farklı okumalara gebe olan bir filmdi. Son dönemde Ege yorumlamaları beyaz perdede daha sık görürken, Çağan Irmak yine bildiği dili ve oyuncuları hikayesine yerleştirmişti. "Yangın Var" 9 Aralık'ta vizyona girecek, üzerine söylenen ise ağlatmadan güldürebilmesi yetisi. Bu taş biraz da Çağan Irmak'a isabet ediyor. Artık izleyici tarafından kanıksanmış bir durum, Çağan filminden çıkıyorsanız biraz burnunuzu çekersiniz. Evet, çekiyoruz, çünkü belli bir neslin çocukluğuna belli bir neslin ise umutlarına dokunabilen bir yazar ve yönetmen Çağan Irmak. 

Çetin Tekindor hikayenin özünü anlatırken biz ne oralı ne buralı olduk diyor. Oradan sürülen bir nesil, Türkiye'ye geldiklerinde ise gavur muamelesi görüyor. Ben filmi sanırım biraz da zamanın sorunlarıyla harmanlayarak bir okuma yaparak yorumladım. Ege'nin insanının yarısı göçmendir, bir yere savrulmuş, bir yerden gelip tutunmuş, yörenin de neşesi olmuş, bugün bildiğimiz o Efe imajının mimarıdır. Resmi alın Kürt problemini içine koyun. Kurtuluş Savaşı'nda yan yana savaşmış, bir medeniyeti beraber kurmuş, yıllardır aynı toprakları, sokakları paylaşmış şimdinin deyimiyle iki millet. Bazen nerede nasıl büyürsen ruhun oradan bir çocuk, 10 yıl sonrasından bir delikanlı yetiştirir. Önemli olan nerede doğduğun, hürriyetin değil, nasıl ve nereye ait hissettiğindir. 

Bence filmin bize bir mesajı var. Köken, doğum yeri, dil ayırmaksızın biz birbirimizin insanlarıyız. Ne giden ilk gün olduğu gibi, ne de kalan ilk gittiği gün gibi olacaktır. Aynı suyu içmek, aynı sırada oturmak, aynı ezanı duymak, aynı şarkıyı dinlemek, bunların önemi yok mu artık, aynı dünü yaşamışken, neden bu kadar gayrı düşünür olduk? 

Ben cevap veremedim, ama masada ayağa kalkıp İstiklal Marşı'nı okuduklarında herkes kadar tüylerim diken diken oldu. Deniz Çocuklarla beraber bugünün Mehmetlerini düşündüm, içim acıdı. 

Eline sağlık Çağan Irmak, bize dokundun yine, inşallah insan olmayı hatırlatırsın izleyicilere. Ben biraz kaybettik diye korkar oldum bu günlerde.

3 Aralık 2011 Cumartesi

A Dangerous Method

Bu yazı bana iki saat boyunca eşlik eden Zeynebime ithaf edilmiştir :)

Black Swan'in ardından Natalie Portman için ne düşündüysek, bu filmde daha da fazlasını Keire Knightley hakediyor kuşkusuz. İki çok güçlü adam, Jung ve Freud'un arasında seksin ölüme benzer  olduğunu düşünen ve bunu araştırmalarına yansıtan, önce hasta sonra doktor olan bir kadın. Özellikle ilk yarısında kriz anlarında ister istemez siz bile irkiliyorsunuz. Vücudundaki tüm kasları bu denli kontrol ederek oyunculuğuna yansıtması gerçekten muazzam. Jung ve Freud başlarda birbirleriyle iyi geçinselerde, maalesef bunu sürdüremiyorlar. İster istemez filmi seyrederken Jung'un tarafını tutuyorsunuz, yani film sizi buna yönlendiriyor. Freud ise dokunulmayan hatta tartışılamayan bir otorite olarak kalıyor. Jung'un film süresince savunduğu ise bireylere karşı sen hastasın demekten ve teşhis koymaktan fazlasının bir doktor tarafından sağlanması gerektiği. Onların hayatlarını değiştirmek ve bu değişim sürecindeki yolları onlar için çizebilmek; film boyunca da bunun savaşını veriyor. 

Türkiye'deki afişleri beğenmediğimi söyleyebilirim, kafaları sanki kesilip oturtulmuş gibi, iç içe olan afiş çok daha etkileyici. Duyduğum kadarıyla görmeyen kalmadı filmi. Wagner filmde iyi bir yere sahip, sanırım sondaki müzik de kendisine ait. Bir modern opera öğrencisi olarak bunu teyit etmem gerekirdi ama iç güdülerime inanmayı tercih ediyorum. 

İyi seyirler ve haftasonları..

Birçoğunuzun ilgisini çekmeyeceğine eminim, ama Freud ve Jung'un oteldeki sohbet sahnelerinin arkasında gazete okuyan bir adam var. Adam gazeteyi özel bir gazete tutma aparatı ile resmen taşıyor, böylece gazete katlanmıyor. Ben ki gazeteyi özellikle rüzgarlı  havalarda zapt edemeyen beceriksiz olarak bir süre hayretlikle baktım. 

11 Kasım 2011 Cuma

Postbayram Sendromundan nasıl çıkılır?

Bu filmi hatırlıyor musunuz? Kendisi türkçe haliyle biz yeni yetme yazma meraklılarına oldukça ilham kaynağı olmuştur. "Tehlikeli aklın sancıları, tehlikeli aklın zırvalamaları, tehlikeli aklın itirafları" tanıdık geliyor mu? 2002 yapımı bir film. Şu an kadroya tekrar bakıyorum da, bu filmle ilgili yanlış bir dipnot aklımda kalmış, oldukça iyi bir kadroya sahip, zamanının, ki yanılmıyorsam Matrix ve Yüzüklerin Efendisi'nin egemen olduğu yıllardan bahsediyoruz, oldukça farklı bir duruşa sahip. Benim aklımda kalan sahne, sinemada izleyenler kuşkusuz benle aynı duyguyu paylaşacaklardır, Sam Rockwell'in uzun çıplak ayna önü konuşmaları. Tehlikeli olmayan bir akıl var mıdır? Ben sanmıyorum. Düşünmeye başladığınız anda boyutlar arası yolculuk gibi kaybolmaya başlarsınız, her türlü kavramın insan beyninde kategorileştirildiği varsayılsada, kavramlar arası geçişler sancılı ve kaybolmaya müsahittir. Bir çıkış kapısının olup, oraya bir daha asla dönememek gibi de düşünebilirsiniz, artık her kapı başka bir bütünlüğe açılacaktır. Biraz if fonksiyonlarına dayandırma sebeblerimizle benzer şeylerden bahsediyorum.

Bu film durup dururken nereden aklıma geldi? Bütün suç bayram gibi uzun tatillerin. Sakın tatilleri sevmediğimi düşünmeyin, bayılırım. Ama düzen değişiklikleri beni sarsmaya müsait olduğu için, original position'a dönmem zaman alıyor. Pazartesi sendromunun daha da sancılısını düşünün. Neyin ucundan tutsanız olmaz, çünkü aklınız orada değildir, uyudukça uyumak gelir içinizden, zaman ve yer kavramını, tüm to do list saçmalıklarını bir kenara koymak istersiniz ama artık olmaz. Adapte olmaya çalışırken, seyrettiğim sofistike festival filmlerinden de kaynaklanabilir, kafamda dönmeye başladı. İzlemediyseniz tavsiye ederim. 

Bu sendrom meselesinden nasıl kurtulunur. Bence bu seferki bir de haftasonunun gelmesiyle çok kolay olmayacak. Çalışanlar için bir hafta önceki tempo devam edecek ama öğrenciler sınav havuzuna düşecek. Arada tatil var, çalışırız yalanı, yalan  olduğunu bir kez daha gösterecek.  Bir an önce sirkelenmek lazım.

Zaten bana herkes bugün 11.11.11 bunun tadını çıkarmalıyız havasında gözleri saate takılı kalmıs bir rüyada yaşıyormuş gibi geliyor. Maalesef gökyüzünden konfetiler dökülmedi. 

Tehlikeli aklın yerine şu an kendimi koyuyorum ve size soruyorum. Bugün milli maç var, herkesde bir heyecan, üstelik de Arena'da. Dünya kupalarında eğer iddialı değilsek hepimiz bir ülkeyi desteklemeye başlarız, hepimiz bir taraftan Barcelona ya da Real Madrid taraftarıyız, tamam. Dil, din, köken, mezhep, şehir değil bahsettiğim, spora dair bir coşku, duygudan bahsediyorum, kendini Kürt olarak kabul edenler ve olanlar, milli maç olduğunda nasıl davranıyorlar, ne hissediyorlar, nasıl bir taraf tutuyorlar. İdeolojilerden, kavramlardan bahsetmiyorum, bir karşılaşmayı izlerken doğan duygudan. Ben bir cevap bulamadım, belki sizin vardır.

8 Ekim 2011 Cumartesi

Julie&Julia

Ben yemeklerin fotoğrafını çekmeye başladıktan ve bu food diary meselesinden sonra bir arkadaşım bana Julie&Julia'dan bahsetmişti. Yakalayıp seyretmek bu keyifli cumartesi sabahı olacakmış. Seyrettikçe acıkıyorum. İtiraf etmeliyim, mutfakla salon arasında gidip gelirken filmin bazı sahnelerini kaçırmış olabilirim. Siz izlemeye karar verirseniz, yanınıza tatlı, tuzlu, ekşi, sıcak, soğuk ne varsa alın ki filmi izlerken yorulmayın. 

Julie&Julia gerçek iki öykü üzerine kurulmuş, paralel gibi gözüken ama aslında farklı 50 yıllık süreçlerde geçen bir film. Merly Streep Paris'e hayran olup, oradaki Amerikalı kadınlara fransız yemeklerini öğretmek isteyen bir kadın. Amy Adams ise Streep'in yazdığı kitaba ve ona hayran biri olarak, hayatına bir anlam katmak için bir blog açıyor ve kitapta yer alan her tarifi bir sene içerisinde tamamlamaya çalışıyor. Ve beklenen oluyor, blog en çok okunan üç blog arasına giriyor ve tabii ki 90 yaşında olan Julia Child da ondan haberdar oluyor. 


Yemek yemeye ve pişirmeye tutkun iki kadın, bir kitap aracılığıyla birbirleriyle adeta konuşmaya başlıyorlar. Ben açıkcası ikisinin de eşleri yerinde olmak isterdim. "Hayatım yemekte ne var?". 


Bu yumurtayı biz Türklerin yaptığı gibi bir cezveye atmak ya da yağda yumurta dediğimiz, tereyağı üzerine kırılan (ki ben bunu şekerli yerim) tarzlarının dışında ustaların yumurta haşlama tarzını biliyor musunuz? Kolay olduğunu söyleyemeyeceğim. Egg Benedict'in üstündeki yumurtaları düşünün. Sarısı bir sürpriz gibi beyazının içine saklanmış. İşte bunu elde etmek için  kaynamış suyun içine yumurtanızı kırmanız ve daha sonra etrafta kalan beyazını karıştırmanız gerekiyor. Tam olarak haşlandığında kaşığa dağılmadan gelecektir. Denemek istiyorum diyorsanız buyurun, eminim size yardımcı olacaktır. Julia'nın da dediği gibi yumurtalar mutlaka taze olmalı. Ki bu şu an benim bunu evde denemememin tek sebebi ;) 


Bu ilham perileri eşliğinde ben bu sabah ne yedim? Lor ve beyaz peynir karışımıyla yapılan börek (yanında rokfor yerseniz alın size üç peynirli börek oluyor) ve annem ve benim son favorilerimizden "Meyveli yoğurt". Yumuşamış elma ya da şeftalileri kullanabilirsiniz, onları doğradıktan sonra biraz yoğurt biraz da çilek marmelatı. Güne daha tatlı ve hafif bir başlangıç olamaz. 


Merly Streep'in Julia'ya ne kadar benzediğini görmek istiyorsunuz, işte son zamanlarda bir gazetede de resmini gördüğüm gerçek Julia.. 


Bitirmeden söylemeliyim ki, ben gerçekten sevgililer gününü önemsiyorum. Doğumgünleri, yıldönümleri ve her ne günleriyse. Hayatın karmaşasında yok olduğumuz her günde bunlar insanlara yük değil, hayatı kolaylaştırıcı hatırlatmalar ve bütün bir senelik beklentilerden kurtaran her gün kadar kısa ya da uzun günler. 365 gün hiçbir şey yapmayanlar için şu bir günleri de aşağılamak bana tembellik geliyor, siz bilirsiniz. Filmi izlerseniz neden bunları söylediğimi anlayacaksınız.




"If it is Saturday, you should dance and sing (loudly on the streets)"

21 Eylül 2011 Çarşamba

Emmy'nin ardından..


Ben bu kadına bayılıyorum, sizi bilemem ama ;)


Bir Emmy ödülleri gecesini daha geride bıraktık, ben etkisinden ancak kurtulabildim ki, yazabiliyorum. Sonuçlara çok şaşırdık mı, dalga mı geçiyorsunuz, Mad Men yine yaptı yapacağını, Boardwalk Empire kaldığı yerden devam etti, Kate Winslet'i hepimiz bekliyorduk, komedi alanında tabiri caizse Modern Family sildi süpürdü. Good Wife ile ödül alan Julianna Margulies'e saygım sonsuz. Niptuck'tan hatırlayanlarınız var mı bilmiyorum ama Peter Dinklage inanılmaz bir oyuncu, onu gördüğüme çok sevindim. Herkes Game of Thrones izlemeye başlarken o da Peter sayesinde geceden nasibini aldı. Mini diziler The Pacific ile kendilerini onları yok sayanlara bile duyurmuşlardı, her sene daha da başarılı yapımlar ortaya çıkıyor. Yılda üç dört, bazen daha az sayıda filmle izleme fırsatı bulduğumuz Hollywood yıldızlarını da tv ekranında görme şansı bulmuş oluyoruz. Sağolsunlar.

Evet, bu kadına bayılıyorum, hele bu sene klişeleşmiş tabirle kırmızı halının rengi kırmızıydı ama bana sorarsanız en güzeli oydu. Renklerle çok aram yoktur, yıllarla biraz daha barışmaya çalışıyorum ama işte baştan aşağı elegant kırmızı bir elbise böyle olur ve böyle taşınır. İzlemeyenleriniz varsa Kate Winslet'in sınırlarını Reader ve Revolutionary Road'ta keşfetmenizi tavsiye ederim. Reader'ın ilk kırk beş dakikası zordur ama kesinlikle değer. Revolutionary Road ise Leonardo ile Titanic'ten sonra buluşturan ve biraz yorucu bir film, ama her ikisi de harikalar.

Kate'e iltifat etmeyi bırakıyorum, who wore what

Yanyana durduğunda Gwyneth ve Julie'nin kumaş benzerliği gözümden kaçmadı. Katie ne yapsa zayıflığını saklayamamış.


Fotoğraflar için luxpresso'ya teşekkürler. 

"If I have a chance to stand on redcarpet, I will absolutely wear a black strapless dress, may be some lace" Black is always fashion.
 

19 Eylül 2011 Pazartesi

Her şey standart..


Allah standarttan ayırmasın..

Hala Kaybedenler Kulübü'nü izlemeyenler için çok üzüldüğümü söylemeliyim. Son zamanlarda izlediğim en iyi türk filmi olmasının yanısıra, hem ifadelerindeki cesurluğu, hem de belli bir kesime ayna olmasıyla bence mutlaka izlenmesi gereken bir yapıt.

İlk soundtrack'ini keşfettim, sinemada izlemene fırsatı bulamamıştım. Sonra salonlarda yakaladım. Çok keyifli ve bol düşünceli iki saat geçirdim. Bir daha izleyecek olsam bütün replikleri tekrar tekrar dinler, yazar, düşünürdüm. Hala fırsat bulamamış olanlar için bu hafta cuma günü türkmax'te izleyebilirsiniz. 

İki radyocu, onlara benzemeye çalışan, nesil tabiriyle cinsellikten, ölüme, ilişkilere bu kadar cool bakmaya aslında felsefeyi çözmeye çalışan çok insan var, ne kadar yaklaşıyorlar sormak lazım. Ben lafta becerselerde, hayatın buna o kadar da izin vermediğini düşünenlerdenim. Sevmek her şeyi altüst eder, sonra bir artı iki üç etmez zaten. Sevmek diyorsam, bu karşı cins değil sadece, bir çiçeği seversin, ölür, üzülürsün, insanlar ana babasının  ölümüne üzülürken bir bakmışsın sen bir çiçeğe ağlıyorsun. Sevmek böyle bir şeydir, sen anlamazsın, o sana seni anlatır, aslında kim olduğunu ya da asla kim olamayacağını..

Pardon sizinle yatmışmıydık.. zzz ne dedim ben

Repliklere bir göz atın, siz karar verin, düşünmeye değer mi diye.

Sorular sadece cevabı duymak istediğiyle var olurlar.
İnsan karar vererek aşık olmaz, bir bakmış olmuş.
Doğru zamanda, doğru yerde olamamaklardan oluşur her zaman hayat. ( Bakınız bizim if'ler )
İnsanın yeryüzünde en uzak olduğu nokta kendi sırtıdır aslında. 
Bunca insan yalnızken neden bunca insan yalnız? Madem hepimiz yatıyoruz, neden yalnız yatalım?

Dün bir arkadaşıma söylediğim gibi düşünmek kolay, düşündüğünle mutlu olmak, onu kabullenmek, sindirmek, sonra hiç düşünmemiş gibi devam etmek. Ya da benim gibi her düşündüğünü söylemek ama bazen yapamamak. 

Her düşündüğünü söyleyen, düşünen, kendileri olmaktan mutlu olan, dürüst iki radyocunun hikayesi..

Bağrı yanık dostlara merhaba, iyi pazartesiler.. 


Bilmeyenler için bu güzel ses Asu Maralman'a ait..


PS: O cuma geçen cuma da olabilir, en iyisi siz türkmax'i takip edin ;)